Alamadım seni o gün.
Sesin, rüzgârın ardında kaldı;
kapımın eşiğinde bekleyen bir gölge gibi,
adı konmamış bir sızı düştü içime.
Gecenin mahmurluğu çöktü kirpiklerime,
uyku değil bu, biliyorum, bir yangının külleridir göz kapaklarımda biriken. Her kırpışta biraz daha yanarım, her kapayışta biraz daha sen.
Belki sende revnaklı bir sabah vardı,
güneş, yüzüne değince çoğalan bir gülüş…
Bense bir şehrin en kuytu yerinde,
unutulmuş sokak lambasıyım. Işığım titrek,
yolum kimseye çıkmaz.
Altın sarısı bir hatıra dolandı çarşafıma,
duvarlar konuştu, masa sustu ve ben, içimdeki keşmekeşle baş başa kaldım. Her şey yerli yerindeydi, bir tek yüreğim dağınık, bir tek sana çıkan yollar eksik.
Sen, hep karşımda oturuyordun.
Bir kahve fincanının buğusunda, bir eski şarkının kırık yerinde, bir cümlenin en can alıcı susuşunda…
Kahverenginin sendeki tonu dönüp durdu plaklarımda, iğne her değdiğinde bir yerim kanadı sessizce.
Cilveli ve de inatçı.
Şimdi kelimeler, altı çizilmemiş raf aralarında
tozlanıyor. Ben, kendi kütüphanemde kayıp bir harfim, okunmamış, unutulmuş, ama hâlâ sana ait.
Bir gün, bir yerde, aynı cümlenin içinde yan yana duracağız. Belki bir virgül kadar yakın,
belki bir nokta kadar suskun…
Ve o cümle, altı çizile çizile ağırlaşacak,