Bir yerinden koptu içimiz hayatın,
öyle dağıldık, öyle eksildik ki,
Ahmed Arif dizeleri dolaşırdı içimizde,
Cemal Süreya gibi kırık ve derin.
Sanki her adımımızda bir şiir,
her susuşumuzda bir eksilme vardı.
Görünmeyen yaralarımızla birbirimize eklemlendik.
Bu kalabalıklaşan yalnızlığımızda
ne kabuk bağlayabildik, ne de yeniden kanayabildik.
İliklerimiz bizden bihaberdi;
sarılmalarımızı koca bir boşluk doldurdu.
Eksik kalmalarımız hep bu yüzden.
Sen gözlerinde münkesir bir akşam taşıyordun,
bense anason kokan sakallarımla yakamoz topluyordum; içim hep seni toparlarken.
Kanarken.
Sen gidince esmer bir akşam gülümsedi bu şehre. Sokakların gamzelerine diz boyu mavi zakkumlar indi sessiz ama derin haykırışlarıyla.
Tanımazlar bu şehri, bilmezler, gece yarısı içimizden geçen trenleri, ray ray ayrılan kalbimizi. Her vagon bir hatıra, her hatıra biraz daha eksiltir bizi. Şehir pazar kurmuş acımıza. Tezgâhlarda sen varsın, tezgâhlarda ben. Hatıralarımız tartılır terazide, ucuz bir kalabalığa satılır. Kimse bilmez değerini, kimse dokunmaz incinmekten korktuğu yerlere. Biz ise susarız, en pahalı suskunluğu giyinip üstümüze. Bir bakarsın akşam olur, toplanır bütün tezgâhlar ve geriye yalnızca eksilmiş bir biz kalırız, artık kimsenin almadığı bir hatıranın içinde. Biz toparlayamadık, biz mi dağıldık?