İhtiyara direnme gücünü veren, güçsüzlüğünün zorbalığa dönüşmesine yardımcı olan bir şey vardı elbet. Yüzyıllar... Yüzyılların birikimi. Çevredekilere o çürümüş tüm güzelliğini, işlevini yitirmiş yalının yıkılamayacağını sandıran; moruğun zorbalığını olağan saydıran birikim... Dışardakilerde boyun eğme, içerdekinde ise boyun eğdirme alışkanlığı... Kolay kurtulunmaz bu tür alışkanlıklardan. Oysa gün gelecek yıkılacaktır elbet, yalı da moruk da, simgesi oldukları yoz düzenle birlikte.
Öldürülmek korkusu neden hiç düşmemişti içine acaba? Neden hiç aklına gelmez bu gibilerin bir gün öldürülecekleri? Neden hep yaşayacaklarına, hep egemen olacaklarına kesinkes inanırlar? Başkalarını da inandırırlar üstelik?
Ansadığım tek şey onu görünce birden gökten yere düşmüş gibi olduğum. Ayaklarımın küt diye yere çarpışı sanki. Ya da belki, tam karşıtı. Ayaklarımın yerden birdenbire kesilişi, beklenmedik bir havalanış. Bir sarsıntı işte, hatta çarpılma denilebilir. Yaşanılan ânın birden içine girmek gibi bir şey.
Kimi kadınların aşırı çapkın, aşırı değer bilmez kocalardan kaçarken tek dayanakları olan çocuklarını geride bırakmayı göze aldıkları gibi, o da çiçeklerini bırakıp kaçmıştı belki.
Ben katilmişim, işlediğim bir cinayetmiş. Benden çok uzak, inanılması güç bir öykünün tümcesi sanki bunlar. Bir düş bile değil. Düşler kişinin kendi gerçeğine ucundan bucağından yaklaşırlar çünkü. Bir adam öldürdüm, evet. Bilerek, isteyerek öldürdüm. Gene de katillik benim gerçeğimin içinde değil.