odasından dışarı adım atmasıyla birlikte onu birçok yanından sarmalayan arkadaşlar, yemekler, teklifler, iş görüşmeleri, müşteriler ve daha bir yığın ayrıntıyla dokunmuş hayat, odasına girip kapısını kapattığında bambaşka bir hal alıyor ve gün boyunca vakur ve kendine güvenli bir edayla dolaşan Aziz Bey'in üstüne çocuksu nir mahzunluk çöküyor, içinde birikenlerden hiç değilse birkaç cümle anlatabileceği, kendisini can kulağıyla dinleyecek birini arıyordu.
babasının taş kesilmiş gözkapaklarına dokununca ölümün gerçekliğiyle birlikte yeryüzünde yapayalnız kalmış olduğunu hissetti. toprağına düşememiş, iki taş parçası arasında kuruyup kalmış bir tohum gibi yalnızdı artık. bütün bunlar aklından geçti, böylesi bir bağımsızlığı beklediğini hatta arzuladığını fark etti. ve yine anladı ki babasının onu affetmemiş olmasına hiç aldırmamış. aksine o, babasını bir türlü affedememiş.
evi terk ederken, çarparak buzlu camını yere indirdiği kapının önüne geldiğinde çok utanıyordu. her şeyden utanıyordu. sevildiğini sanmış ve yanılmış olmaktan çok utanıyordu. ölebilseydi eğer bunu tercih ederdi. hayat babasının istediğinden çok daha fazla burnunu sürtmüş, ona hak etmediği kadar ağır bir ders vermişti.
peki Aziz Bey bu dersi aldı mı?
hayır... Aziz Bey de birçokları gibi hayatla inatlaşmayı, didişmeyi tercih etti.