henüz yokken bir adımız,
yaşamak isteyip istemediğimizi sormadı bize hiç kimse.
simdi büyük şehri yapayalnız dolasiyorum
oturma odasından kapıya,pencereye bakarken yine bir şey bekliyorum...
Güzel anlara dair bir beklentimiz kalmamıştı, kotu olanlariysa dilemek istemiyorduk. Bir şey bekliyorduk ama ne beklediğimizi bile bilmiyorduk. Bir geleceğimiz yoktu. Yasamaya dair bildiğimiz her şey geçmişte hapsolmustu.
Bazıları şok edici bir olayın ardından ışıltılı geçmişlerinde hapsolurlar, öyle ki, yaşadıklarını ancak kendileri için büyük anlamı olan bir ânın içindeyken hissederler. Onlar için hayatın özeti bundan ibarettir. Üzerinden yıllar geçen o kısacık ânin içinde yaşamlarını anlamsızca sürdürdükleri sırada hem güzel hem de kötü anılar parmaklarını arasından kum gibi akıp gider. Hayatın akıp gittiğinin farkına bile varmadan geçmişte takılı kalan herkes yaşarken ya da ölüyken aslında sadece mazinin hayaletidir.
kadınsa televizyon izlemeye devam ederdi.
kızı ve kocası eve geç geldiğinde ya da herkes uyuduktan sonra tek başına ekranın karşısına geçer, ulusal marş okunana kadar kalkmazdi. Yapacak pek fazla mesgalesi olmadığı doğruydu ama asıl sebep, sürekli değişen ekrana konsantre olduğunda kalbinin bir köşesinde yer eden boşluğu az da olsa doldurabilmesiydi. kimi zaman boş kimi zaman dolu görünen o tuhaf bölgede aci ya da sızı hissediyordu, olur da bir anlığına ihmal etse boşluk daha da büyüyüp onu ele gecirecekti sanki. işte bu yüzden televizyon izliyordu. hiçbir anlamı olmayan görüntülere bakarken kalbini ve zihnini düşüncelerden arindiriyordu. Ama ne kadar arındırırsa arındırsın durmaksızın akan düşünce pınarı orayı yeniden dolduruyordu.
"Eğer lanetli eşya yapacaksan sevimli görünmesine özen göstermelisin."
Dedem hep böyle derdi işte.
öldüğüm halde aysız bir gecede, oturma odasının karanlığında, beni yaşayanların dünyasını demirleyen bir nesnenin yanında sonsuza dek oturacağım. Neyse ki o zaman geldiğinde hikayemi dinleyecek bir çocuğum ya da torunum olmayacak. çivisi çıkmış şu dünyadaki tek tesellim bu.