Ve koğuşun demirparmaklıklı pencerelerinden, parmaklıklarla parsellenmiş bir avuç gökyüzü görünüyordu. Sadece gökyüzü, dümdüz, bomboş bir avuç gökyüzü...
Kürekleri donup kalmıştı havada.Kendiliğinden ağır ağır kayıyordu sandal.Sular damlıyordu küreklerden.
Süzülen bir damla.
Süzülen damlada idam istenen bir genç, ranzasına oturmuş,saat gecenin üçünde tek başına satranç oynuyordu.Beş metrekarelik bir odada altı kişiydiler. O genci, bir akşam yüzü gözü kan içinde, ayakları patlamış olarak getirmişlerdi.İki hafta ayaklarının üstüne basamamıştı çocuk. Kendisi öğretmişti ona satrancı.Bir gece uyandığı zaman onu,ranzasında tek başına satranç oynarken görmüştü.Tavana gömülü demir bir kafesin arkasında sönük bir ampul yanıyordu.Ampulü kırıp intihar etmemeleri için bir tedbirdi o demir kafes.Yattığı yerden sormuştu:
- Ne yapıyorsun? - diye.
Genç, dalgın bir sesle,
- Yine siyahlar yendi - demişti - Oysa ben beyazları tutuyordum.
Sular süzülüyordu küreklerden. Bir volkan patladı adamın yüreğinde..
Uzun bir yürüyüşten sonra ışıklı bir banyoda serin bir duşun altına girmek... Dört yüz yılın gerisinde kalmış gerçek bir ozandan diziler okumak dışarda kar yağarken...Ve bir temmuz gecesinde böcek sesleriyle kurbağa seslerinin gevrekliğinde yıldızlara bakmak...
Böyle anlarda yaşamın katıksız,arı tadı cıvıldar insanın yüreğinde:
-Yaşıyorum, ne güzel - der - Yaşıyorum ya,yetmez mi.Yaşıyorum, ohhh...
Adam da yaşamının salt kıvancıyle yürüyordu karısının yanında ; arada bir durup yıldızlara bakarak.
Temmuz gecesinin kokusuyle böceklerin, kurbağaların sesleri geliyodu uzaklardan.
Derin derin nefes alarak yine kaldırdı başını göğe.
A bu da nesi ? Tepesinde alçak , kocaman bir kafes.
Yıldızlar mı kafesin içindeydi, kendisi mi?