Karşımdaki soluk yüzün yerini ise şimdi kısa, küt ve kırmızı bir şey almıştı ve bu şeyden kan kötü resmedilmiş tabelalardaki mantarı yeni çıkarılmış şişelerden aktığı gibi akıyordu. Ve bu kısa, kırmızı ve akışkan şeyin içinde bir çeşit gülümseme devam ediyordu, dişsiz bir kahkaha: kızıl kahkaha.
Tanıdım bu kızıl kahkahayı. Aramış ve bulmuştum onu. Bütünlüğü bozulan, paramparça olan acayip bedenlerdeki şeyin ne olduğunu anlamıştım artık. Kızıl kahkahaydı bu. Gökyüzünde, güneşteydi ve çok yakında tüm dünyaya yayılacaktı bu kızıl kahkaha!