Remarque, 1898’de Almanya’da doğar ve genç yaşta I. Dünya Savaşı’na katılır. Cephede yaşadığı ağır yaralanma, onun hayatını ve dünya görüşünü kökten değiştirir. Savaşın sadece fiziksel değil, ruhsal anlamda da insanı parçalayan bir deneyim olduğunu bizzat yaşar. Bu nedenle eserlerinde romantize edilmiş kahramanlık anlatılarını reddeder; yerine savaşın çıplak gerçeğini koyar. Savaştan sonra öğretmenlik, gazetecilik gibi çeşitli işlerde çalışması, onu hem halkın yaşamına hem de dönemin toplumsal dönüşümlerine yaklaştırır.
1929’da yayımlanan romanı, kısa sürede büyük yankı uyandırır. Eserde cephedeki genç askerlerin yaşadıkları; açlık, korku, ölümle iç içe olma, arkadaş kayıpları ve sürekli bir tedirginlik hâli üzerinden anlatılır. Savaşın bir “zafer” değil, bir “yıkım” olduğu açıkça ortaya konur. Özellikle genç bir kuşağın umutlarının, hayallerinin ve geleceklerinin nasıl yok edildiği güçlü bir biçimde vurgulanır. Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, savaşın sadece cephede değil, askerlerin iç dünyasında da devam ettiğini göstermesidir; yani savaş bittikten sonra bile etkileri silinmez.
1933’te Nazi iktidarıyla birlikte Remarque’ın bu gerçekçi ve eleştirel bakışı tehdit olarak görülür. Kitapları yasaklanır ve yakılır, kendisi Almanya’yı terk etmek zorunda kalır ve vatandaşlıktan çıkarılır. Bu sürgünlük deneyimi, onun eserlerine “aidiyet kaybı”, “yurtsuzluk” ve “yalnızlık” temaları olarak yansır. Daha sonraki eserlerinde de savaşın ve zorunlu göçün insan ruhunda bıraktığı kalıcı izleri işlemeye devam eder.
Cephedeki askerlerin günlük yaşamları; yetersiz beslenme, kötü koşullar, sürekli ölüm tehdidi ve psikolojik çöküş üzerinden anlatılır. Askerlerin zamanla duyarsızlaşması, hayatta kalma içgüdüsüyle hareket etmeleri ve eski hayatlarına yabancılaşmaları dikkat çekici