Gülbaharın içine bir kurt girmiş durdurmuyordu. Geceleri gözlerine uyku girmez olmuştu. Ahmedin yüzü gözlerinin önünde bir sarı ışık gibi gelip gidiyordu. Gülüyor, iri, mavi gözlerinde kederlerin en acısını, en onulmazını taşıyordu. Büyük bir yarası, bir derdi olmalıydı Ahmedin. Onulmaz bir yarası... Belki kimi kimsesi, belki anası babası, belki kardeşleri, belki bir sevdiği yoktu. Dünyanın ortasında tek başına kalmış bir hali vardı. Yalnız, yapayalnız. Gülbahar bunu düşündükçe yüreğine ağı gibi bir acı doluyordu. Konuşmalıyım, diye söylüyordu kendi kendine durmadan. Onunla konuşmalıyım, onun yalnızlığına, acısına derman olmalıyım. Üstelik de zindanda fıkara.
Niçin hep onu düşünüyor, niçin o geliyordu gözlerinin önüne? Uykuda, düşte hep o vardı. Her nereye baksa onu görüyordu. Kime, neye dokunsa, önce ona dokunuyordu. Bir hoş olmuştu. Her nereye gitse yüreği onu zindana zindana çekiyordu.
Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insan oğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar.