David Szalay’in Beden romanı, Istvan’ın hayatı üzerinden aslında tek bir sorunun peşine düşüyor:
İnsan gerçekten kendi hayatını mı yaşar, yoksa sürüklenir mi?
Hikâye, Macaristan’da annesiyle yaşayan 15 yaşındaki Istvan’la başlıyor. Henüz kim olduğunu bile anlamaya çalışırken, kendisinden yaşça büyük bir kadınla yaşadığı ilişki, onun hayatındaki ilk kırılma noktası oluyor. Bu ilişki sadece bir deneyim değil—Istvan’ın kaderini belirleyen, onu erken yaşta sert bir gerçeklikle tanıştıran bir olay.
Islahevi, askerlik ve ardından İngiltere…
Istvan’ın hayatı boyunca verdiği kararlar aslında “karar” gibi bile hissettirmiyor. O, daha çok hayatın ittiği yöne giden bir karakter.
İngiltere’de kapı güvenliği işiyle başlayan yeni hayatı, bir gün hayatını kurtardığı adam sayesinde tamamen değişiyor. Bodyguard’lığa yükseliyor ve zengin bir ailenin yanında çalışmaya başlıyor. İşte tam burada romanın asıl meselesi ortaya çıkıyor:
Sınıf farkı
Güç ve güçsüzlük ilişkisi
Bedenin bir araç olarak kullanılması
Istvan artık fiziksel olarak güçlü biri ama hayatının kontrolü hâlâ başkalarının elinde. Parası var, statüsü var ama iç dünyası hâlâ boşlukta.
Zengin ailenin dünyasında, lüksün ve gücün içinde dolaşırken aslında şunu fark ediyoruz:
Istvan’ın hayatı değişiyor gibi görünüyor ama özü hiç değişmiyor.
Romanın sonunda Istvan’ın hayatı bir “zirveye ulaşma” hikâyesi olmuyor. Aksine, onun hayatı boyunca hep aynı döngüde kaldığını görüyoruz.
Başkalarının kararlarıyla yönlendirilen bir hayat
Duygusal olarak kopuk ilişkiler
Fiziksel gücün, içsel boşluğu dolduramaması
Final bize şunu söylüyor:
Hayat bazen ilerlemez, sadece şekil değiştiri