Bunca aydır çektiğim yalnızlık, acı artık yetmedi mi?’ diye, üzgün, boynum bükük, sordum Tanrı’ya. Bütün çektiklerimi hak ettiğimi kabul ediyordum, ama daha fazla çekecek gücüm kalmadığını ileri sürüyordum
Ah, Jane, bu yaptığımı düşündüğüm zaman kendi kendime saygım kalmıyor, bir utanç azabı içinde kıvranıyorum. Onu hiçbir zaman sevmedim, saymadım... Hatta tanımadım bile! İyi bir insan mı, değil mi, farkında bile değildim. Erdem, iyilik, açık yüreklilik, incelik, zekâ gibi şeylerin varlığını görmemiştim onda... Aramamıştım ki!
Beni yolumda yürüten, Tanrı’ydı besbelli; çünkü benim ne irademden, ne de vicdanımdan umar yoktu aslında; korkunç keder birini ezip öbürünü boğmuştu. Issız yollarda yapayalnız yürürken deliler gibi ağlıyor, bilincimi yitirmişçesine hızlı, daha hızlı yürüyordum
Yalnız, ne ayağa kalkacak iradem vardı, ne de kaçacak kadar gücüm. Baygın uzanmış, ölümü özlüyordum. İçimde bir nabız gibi atan, canlıya benzer tek bir düşünce vardı: Tanrı düşüncesi.