Bizim bir Müslüman olarak, ömrümüzü nerede harcadığımız sorulduğu zaman, verdiğimiz, “İstanbul’da, Diyarbakır’da, Manisa’da, Trabzon’da ya da Berlin’de, ne bileyim işte Londra’da, New York’ta, San Diego’da...” gibi cevaplar yeterli olmayacaktır. Ömrümüzü nerede harcadığımız sorusu, orada bulunmamızın hangi vasfımızı harekete geçirdiği, hangi vasfımızı değerli hale getirdiği sorusuyla birlikte anlam kazanacaktır. Ve dediğim gibi ömrümüzü nerede harcadığımız, aynı zamanda ne suretle harcadığımızla bağlantılı. Biz kimlerin ayağına çelme taktık, kimleri pohpohladık, kimleri üzdük, kimleri sevindirdik, bütün bunlar ömrümüzü nerede harcadığımızın hesabını vermemizle alâkalı.
Ebû Berze b. Ubeyd el Eslemî’den (r.a.) rivayete göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde Âdemoğlu şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe Rabbinin yanından ayrılamaz: Ömrünü nerede, ne suretle harcadığından, yaptığı işleri ne maksatla yaptığından, malını nereden kazandığından ve nerelere sarf ettiğinden, vücudunu, sıhhatini nerede ve ne surette yıprattığından.”
Kalbimizin müsterih olması, nefsimizin sevmediği şeylerin bize sağladığı hız sayesinde, yani kötü şeylerle aramızdaki mesafenin bize kazandırdığı dinamizm sayesinde doğmuştur, diyebiliriz.
Günlük ücretimizden, ömrümüzün kaç yıla uzanacağına kadar her konuda isteğimizin muhatabı Allahu Teâlâ’dır. Eğer O yardım ederse olur, etmezse olmaz. Yardım etmezse bir sebebi vardır, yardım ederse bir sebebi vardır. Bizim yardım sandığımız şey bir belâ olabilir. Bizim belâ sandığımız şey bir yardım olabilir. Dolayısıyla bizim başımıza gelen her şeyden dolayı Allah’a şükretmemiz lâzım. Çünkü hâlâ şükredebiliyoruzdur.
İnsan olmak zaten karar verme gücünü elinde bulundurmak anlamına geldiği için, en düşük değerdeki fırsatlar karşısında, en yetersiz şartlar altında bile insanın karar verme imkânını elinde bulundurması, karar verecek olgunluğu taşıyabilmesi; nimete kavuşması demektir. Yani, Allah’ın insana verdiği nimetin fark edilmemesi sebebiyle insanı küfre götürecek bir çizgi insanın hayatında çekilmiş oluyor. Şu anlamda ki, helâl ve haram arasında tercih yapmak, helâl ne ise onu kendine yakın sayıp, haram ne ise onu da kendinden uzaklaştırarak bir yol, bir çizgi, bir hat benimsemek nimete kavuşmaktır. Kavuşulan, küçümsenebilecek bir nimet değildir. İnsanı küfre götüren çizgi helâl ve haramı birbirinden ayıran çizgiyi örten çizgidir. Örtme görülmeyecek kadar küçültme, küçümseme, tahkir ile olur. Allah’ın bize verdiği ayırt etme nimetini tahkir etmememiz lâzım. Biz insan olarak yaratılmışız. Helâl ve haram arasındaki farkı görebilecek dereceye sahip bir biçimde yaratılmışız. Hatta, âyet-i kerîmeyle sabit olduğu gibi, biz, “ahsen-i takvim üzerine” yaratılmışız. Yani “en güzel kıvam üzerine” yaratılmışız.