Varlık, bizim bu dünyadaki varlığımız, tek başına sadece bu, bizim ne kadar ibadet edersek edelim, hak ettiği bedeli ödeyemeyeceğimiz bir şey. Yani Allah’ın bizi yaratmış olması, O’na kulluk etmemiz için kâfi gelen bir şey.
Berbat bir insan mıyız, âbât mı olmuşuz ya da bizim âbât gibi gördüğümüz şey, berbat oluşumuzun resmi midir? Yoksa başka insanlar tarafından pek de makbul sayılmayan durumumuzun gerçekte çok yüce bir durum olduğunun resmi midir? Bunu bizim dualarımızdan, dualarımızla varlığımız arasındaki ilişkiden fark edebiliriz, çözebiliriz.
Müslümanlar Allah’tan isterler ve Allah onlara verir. “Ben Allah’tan istedim ama Allah vermedi...” Böyle bir şey söz konusu değildir. Bu önce istemeyi bilmemekle alâkalı bir şeydir, sonra ne istediğini bilmemekle alâkalı bir şeydir ve nihayet kimden istediğini bilmemekle alâkalı bir şeydir.
Akıl, aslında insanların irtibatını iyiden güzele çeviren bir şey olması lâzım. O anlamda, elbette, din kardeşinin yüzüne gülümseyen insanlar daha akıllı olacak. İnsanları “emr-i bi’l ma’rûf nehy-i ani’l-münker”e davet eden insan şüphesiz ki daha akıllı olacak. Zaten bir insan akıllı olmasa nasıl başkasını irşad edebilir? İnsanın aklı ermese birtakım fizikî zorlukları aşmada nasıl bir tavır takınabilir? Akıllı olmayan insan kendi maddî çıkarından fedâkârlık etmenin aslında kendi lehine olduğunu nasıl anlayabilir? Bütün bu saydıklarımız, tabii ki “akletme”yi öngören şeyler.
Doğru söylediğimiz zaman bize deli denileceğinden korkuyoruz. Sözümüzü tuttuğumuz zaman enayi yerine konacağımızdan korkuyoruz, emanete hıyanet etmezsek dünyadaki itibarımızın kaybolacağı yanılsaması içine düşüyoruz. Böyle bir çark dönüyor dünyada ve imanı arayanlar birbirlerini tanımakta büyük zorluklarla karşılaşıyorlar.