İnsan cinsi gitmek zorundadır. Bu dünyadan gider; bir duyuştan diğerine, bir hâlden ötekine, bir anlamdan berikine gider. Gitmeyi bıraktığı anda, gurbet fikrini kaybetmiş olur. Böylece donuklaşır ve katılaştıran uykuya (yani uy-manın, uy-um sağlamanın ve böylece tedirginliği yitirmenin vasatına) mahkum olur.
Lalettayin bir geri vites, her uzandığımızda hazır bulduğumuz bir silgi değildir. Hiç değildir. Sıkça yaptığız hatalar için aynı tevbeleri her zaman yerinde hazır bulacağımızı düşünüyorsak yanılıyoruz. Çünkü tevbeleri de hayati görmemek, bir süre sonra tevbeden mahrumiyetle cezalandırılmayı doğurabilir. Velilerden birinin şu sözü buna işaret sayılmalı: “Sen günahını gözünde büyüttükçe o Hak katında küçülür; sen ibadetini gözünde küçülttükçe o Hak katında büyür.” Tevbe bize, işlenen hatayı yeniden işleme fırsatı vermek için değil, onu gözümüzde büyütmek ve yeniden işlememek içindir.
O zaman bir hayal daha kuralım: Bir ikindi vakti Lahorlu hacılarla oturmuşuz, Mescid-i Aksa’nın avlusundayız; bir zamanlar buralarda İsrail bayrağı dalgalanıyordu hafazanallah, filan diye gülüşüyoruz.
Görmeyen kurtulur. Görmeyi sürdürdüğümüz sürece, bilelim ki gördüğümüz o şey, bizim onarılması ve terbiye edilmesi gereken niteliğimizi ifşa etmektedir. İnsan insanın aynasıdır. Hangi kusuru görüyorsak, bizde muğlak ve biçimsiz olarak bulunan ama içten içe bizim huzursuzluğumuzun da kaynağını oluşturan şeyi görmüşüzdür.
Bir başkasındaki menfi bir niteliği, ancak o niteliğin bir kökü, bir ucu bizde mevcutsa tanıyabiliriz. Bir söz vardır: “Nasıl bilirsin? Kendim gibi.” Biz başkalarını kendimiz gibi
biliriz. Kemal kazandıkça, hem kendimizdeki noksanlıkları, hem de başkalarındaki kemali daha ziyade görmeye başlarız. Kendi kusurlarımızı görmek, başkalarının kusurlarını gözümüzde küçültür. Aslında tam da bu sebeple, kendimizi onarmış, o kusurlardan arındırmaya başlamış oluruz. Çünkü başkalarındaki kusurları göremeyecek bir saflığa ve arınmaya ulaşmak, aslında o kusurların bizdeki köklerini ve uçlarını kurutmak anlamına gelir.