• "İstanbul Fatihi'nin eserini yalnız ülkeler fethinden ibaret sananlar aldanıyorlar. Onun bize bıraktığı eser, bundan daha büyük şeylerdir. Ve biz bu eserlere bugün dünden daha muhtacız. Eğer meş'um kader, sonradan irademizi yerlere sermeseydi; İstanbul'un alınmasıyla değil, ondan önce ve daha mühim olan Fatih'in gelmesiyle bizde rönesans başlayacaktı. Zira insanlığın tarihinde yepyeni ve benzeri görülmemiş bir hâdise oldu:

    Alim ve âdil bir hükümdar taze bir iman ile kıvranan bir kavmin başına geçiyordu. Tarih, kudretli hükümdarları çok görmüştü. Fakat bunların çoğu çakallar gibi saldırdığı beldeleri yıkarak medeniyetleri söndürmüş, kestiği kafalardan piramitler ve kuleler yapmış, kan avcılarıydı. İnsanlık bugün onları nefretle anmaktadır..."
  • bir ‘rönesans devri’ yaşıyoruz.
  • ‘Delileri sevin.’
    ‘Hepimiz deli doğarız, bazıları öyle kalır.’
    ‘İçinde bir tutam delilik olmayan hayat, eksiktir.’
    ‘Belki de deli denilen şey tek kişilik bir azınlıktır.’ gibi sözler hep beni gülümsetmiş ve budur dedirtmiştir :) dolayısıyla kitap adıyla zaten beni almaya yetti içine ancak kendime kızgınım böyle bir kitabı bugüne bıraktığım için. Zira Erasmus 5 asır önce şu ana seslenmiş ve bence daha bir beş asır sonrasına da seslenir bu eserle. Benim kitaba ilgim önce T. More’un ‘Ütopya’sını okumamla başladı. Erasmus ‘kankası’ More’a seslenmiş ‘Deliliğe Övgü’sünde çünkü. Harika bir seslenmeyle başlıyor kitap ben bayıldım bu kısma :)

    Hakkında biraz bilgisi olanlar bilirler ki Erasmus Rönesans döneminde yaşamış, Hümanizm’in en önemli temsilcilerindendir. Bir yolculuk sorasında yazdığı eserde dönemin durumuna ciddi ışık tutuyor aslında. Hedefinde ise krallar, kralcılar, asiller, kilise, ilahiyatçılar, bilim adamları, halk, yazarlar, hukukçular, aşırı dindarlar ve dahi herkes var aslında :) herkes nasibini almış Erasmus’un eleştirilerinden. Deliliğin kendini övmesi ve anlatması falan derken yazar herkese gizli ok atıyor , aslında açıktan da çok ok atıyor desem hata olmaz zira hiç korkusu yok, dan dan dan yani :)

    Kitap boyunca birçok tanrı adı öğreniyor genel kültürünüzü de sevindiriyorsunuz aslında bir nevi ;)

    Satır aralarında bugünden de bir şeyler göreceğiniz, gülümseyebileceğiniz, belki bazen kızabileceğiniz güzel bir eserle karşı karşıyasınız, tavsiyemdir. Hala okumayanlar daha fazla geç kalmasın derim ️
  • "Yaşamak, yaşantı üretmeyi, yaşama katılmayı, yorum yapmak yerine duygusal tepkiler verebilmeyi ve içsel yaşantılarımızı algılamaya çalışarak o doğrultuda hareket edebilmeyi içerir."

    Engin Geçtan'ın olağanüstü kitabını adeta bitmesin diye yavaş yavaş okudum ama yine de kısa sürede bitti. Kitabı okurken adeta bir Erich Fromm kitabı okur gibi hissettim. Yazar, bunu son bölümde açıklıyor beklediğim gibi:


    "Freud'un insanı tanımlayış biçimini 'tümüyle' benimseyememiş olduğumu, ancak sonradan ve kendi deneyimlerim belirli bir birikim düzeyine ulaştığında fark edebildim."

    Alana çok yakın biri olmamakla birlikte ben de Freud konusunda paralel düşünüyorum. Tabii ki o konuda eleştiride bulunmak bana düşmez ama ben de Geçtan gibi Freud'un cinselliğe aşırı derecede önem verdiğini, bazı örnekleri aşırı derecede genelleştirdiğini ve insan doğasının tamamen bencil ve saldırgan olarak görülemeyeceğini düşünüyorum. Geçtan da Adler, Fromm ve Jung düşüncelerine daha fazla önem vererek çalışmış.


    "Bugün insanların birbirinin karşıtı iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim."

    Yine aynı açıklamayı sürdürürken, birikim düzeyine sahip olunca böyle düşünüyor. İnsanın bencil ve saldırgan olma ihtimalinin de olduğunu ama Freud'un aksine bunun insanın mecbur olduğu yön olmadığını, insanın alternatifleri olduğunu belirtiyor.


    Geçtan, bu eserinde bir satırı bile harcamıyor. Bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında, tek satırı bile gereksiz olmayan, dolu dolu yazılma noktasında zirveye çıkan kitap olduğunu söyleyebilirim. Değindiği konulara bakalım kısaca:


    . Hasta toplum konusu; toplumun kanayan yarası, sadece bugüne ait bir sorun değil.

    . Geleneksel v çağdaş toplum; bir tarafta rönesans ve reform süreçlerini geçirerek, Aydınlanma'yı yaşayarak yükselen toplumlar, bir tarafta ise modern dünyada gelenekler içinde yaşayarak bocalayan toplumlar... Bu geleneksel toplumlarda yetişen kişi ne kadar iyi yetişebilir ki?

    . Duygusal yalıtım; Geçtan'a göre, duygusal yalıtım, bazı insanların kendilerini korumak için ördükleri duvarlarla olur. Bunun koruyucu bir açı olduğu doğrudur ama insanın doğasına uygun mudur?


    . Yüceltmek/yıkmak: Kişi, başkalarını gözünde yüceltir ise, o kişi tarafından terk edildiği zaman da yıkıcı etkileri olur.


    . İşkolik olmak; ona göre bir maskeleme durumu ve soyut bir uyuşturucu.


    . Yalnızlık tek bir kavram değildir. İtilme nedeniyle olabilir, kişinin seçimi olabilir, somut bir yalnızlık olabilir.


    . Aile ve cinsellik; kişinin karşı cinsle ilgili düşünceleri en çok aile içinde gelişir. Sonra değişebilir ama anne ve babanin, çocuklarına yaklaşımı gelişim açısından çok önemlidir.
  • Tabiatın din temelli bir evrenle ilişkisinin araştırılmasını temsil eden İslamî bilim olmasaydı, Orta Çağ, Rönesans ve daha sonraki Batı biliminin gelişmesi mümkün olmayacaktı.
  • Evet kitaba yorumuma söyle başlayayım ilk olarak; benim okuduğum kitap Dionis Yayınları- Uğultulu Tepeler/Denemeler kitabıdır. Denemeler edebiyat dünyasının en kendine özgü ve kişisel yapıtlarından biridir. Rönesans aklı ile yazılmış muhteşem bir eser denilebilir aksini söylemek haksızlık olacaktır. Kitap hem çeviri hemde anlam acısından gayet başarılı. Ve şunu da not düşeyim istisnasiz tüm kitap kurtları Montaigne'nin Denemelerini okumalı, fiyatı da gayet makul. Bence farkli düşünce tarzı ile fikirleri yeniden yapılandırıyor. İçinizde saklı kalanları, belki de ifade edemediğimiz duygu ve düşünceleri Montaigne'nin anlattığını, düşündüğünü ve hissettiğini görmek , onunla aramız da bir dostluk bağı oluşturuyor. Bu dostluk insana çoğu şeyi öğretip kazandırıyor. Keyifli okumalar..