• "Biz, yâni çağdaş Türkler, Batı'nın Rönesans'tan sonra deneyimleyemediği bir şeyi hem tüzel hem de bireysel kişiliklerimizin ömrü süresince deneyimleyen ve bunun adını bir türlü koyamayan bir kültürün çocuklarıyız. Doğu(insan) ile Batı'nın(Makine) enteresan bir meleziyiz. Doğu kısmı sözlüğümüzdeki "gönül" sözcüğünü temsil ederken, Batı "kalp" sözcüğünü yansıtıyor. Çoğu zaman, anlık ve özensiz bir bakışta ikisini de aynı şey sanmak dahi mümkün; lâkin öyle değil."
  • Avrupa’da Rönesans, reform, felsefi yenilik, romantizm gibi ahlak, din, bilim, estetik alanlarında olan değişiklikler ortaçağ hayatına son vermiştir. İslam dünyasında bu değişiklikler olmadığı için biz hâlâ ortaçağdan kurtulamamışızdır.
  • Batılaşma maceramızın başladığı ilk günden bu yana attığımız adımları dikkatle izlediğimizde, bir yerlerde bir yanlış yaptığımızı şimdi daha iyi anlıyoruz. Zira biliyoruz ki ilim ve ahlak birbirini tamamlayan iki disiplindir.

    Maalesef Batılılaşma maceramızda “Batı’nın ilmini, tekniğini alalım ama ahlakını almayalım” diye yola çıkarken, Batı’da bilimsel düşüncenin temelini oluşturan felsefi düşünceyi görmezden geldiğimiz için gümrükten geçirdiğimiz bilgiler kuru bir arşiv bilgisinden öteye geçemedi. Değerli düşünürümüz Nurettin Topçu, “Kültür ve medeniyet” kitabında bu konuda çok önemli bir tespitte bulunuyor: “Batılılaşmak isterken onun ilmini alıp ahlakını almamak kararını verdik. İlimle ahlakın aynı kökten çıktıklarını bilemedik. İlmi de güya almak isterken, bir müze malı gibi veya bir şöhret kürkü gibi muhafazalar ve bohçalar içerisinde güzidelerle münevver geçinenlerin temaşasına mahsus, cemiyetin hayatiyle alakasız bir antika eşyası halinde aldık.”

    Batı’dan aktarma bilgilerin ilim olmadığını bir türlü idrak edemedik. Oysa ilmin temelini oluşturan ve ona hayatiyet kazandıran ahlaki ve felsefi düşüncedir, sonsuzluk aşkıdır. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle “İlim hiçbir menfaat gözetmeyen ve hiçbir tatmin ile nihayetlenmeyen zekayı sonsuzluğa doğru götüren tanıma aşkıdır.”

    Şunu kabul etmek durumundayız ki ilmin temelini oluşturan felsefi düşünceye, hakikat alemini ancak aklın tasavvuruyla kavrayabileceğimize işaret eden Eflatun ve Saint Agustin’dir. Ve Rönesans bu aşkın aleme getirdiği yorumlarla bilimsel gelişmeye hayat vermiştir. Kuşkusuz bu çerçevede felsefede esas Rönesans’ı açan Descartes olmuştur ve bu konudaki en cesur adımı da otoriteye karşı bir duruşudur. Topçu’nun da belirttiği gibi Dekartes “ruhlardaki demir esaret halkasını kırmıştır.”

    Unutmayalım ki, Batı’da sonsuzluk aşkı içinde hayata nüfuz eden ilim ve hakikat yürüyüşü aynı zamanda otoriteye karşı duruşu sayesinde bugünkü gelişmeleri sağlayabilmiştir.

    Eğer Batı’nın ilmini ve tekniğini alırken, esas itibariyle bu gelişmeleri sağlayan ahlaki ve felsefi disiplini de alabilseydik, belki de bilimsel anlamda önemli gelişmelerin altına imza atabilecektik. Ama ne yazık ki biz cazibeye kapıldık ve sadece kavanozu dışarıdan yalamayı tercih ettik.

    Bu yüzden de esas itibariyle ilme hayat veren hür düşünceyi maalesef hiçbir dönemde gerçek anlamda içselleştiremedik. Öyle dönemler yaşandı ki, ilmi bir ibadet olarak kabul eden dinin mensupları bilimsel gelişmelere, yeni teknolojilere karşı adeta bir ‘iman-küfür’ söylemiyle vicdanları tazyik altına alarak ilimle dini çarpıştırdılar. Sonra devran döndü, bu kez de bilimsel gelişmelere şaşı bakan anlayışı ezmek isteyenler aynı silahları kullanarak bütün eleştiri kapılarını kapatan bir istikameti seçtiler. Kabul etmek gerekiyor ki her iki anlayışın beslendiği ortak kaynak tahakkümcü zihniyettir, eleştirel düşünce fukaralığıdır.

    Talihsizliğe bakın ki bunca tecrübeye ve dünyadaki bilimsel gelişmelere rağmen, aynı tahakkümcü zihniyetle akademik dünyanın bilim üretmesinin yegane teminatı olan özgürlük iklimini kirletmeye devam ediyoruz. Maalesef tekamülcü zihniyetten mahrum olduğumuz için, dün siyasi düşüncesine, fikrine tahammül edemediğimiz bilim insanlarının önüne hangi engelleri koyuyorsak, bugün de bizim gibi düşünmedikleri, ‘biz’den olmadıkları gerekçesiyle bilim insanlarının hürriyetlerini tahdit etmekte bir beis görmüyoruz. Yani değişen bir şey yok, kutsal otorite ilmi tekamülü kontrol etmeye devam ediyor...

    Nurettin Topçu’nun İmam-ı Azam örneğinden hareketle ifade ettiği şu cümleler başka söze gerek bırakmıyor: “İmam-ı Azam gibi büyük bir idealist, gerçek Müslüman, zulme hizmetkar olmamak için Allah’a söz veren vicdaniyle mahkum olup sopa altında can verdiği halde, sözde din adamları mütemadiyen her çeşit iktidarla uysallık senetleri imzalamasını veya hiç değilse susmasını bilen Şanso-Pansa’lardır, Makyavel’lerdir. Dünyada siyaset yapmayacak iki kuvvet varsa biri din, öbürü ilim olmak lazım gelirken, din ve ilim adamlarının siyasete gönül vermeleri, dünya hakimiyetini parmağındaki yüzük gibi kullanan Yavuz’ların, huzurunda eğildiği ilim ve din adamlarını, sonra en sefil vicdanlara uşak yapmıştır.”
  • Türkler olmadan hiçbir önemli Avrupa devletinin millî tarihi incelenemez. Hiçbir Orta Doğu ülkesinin, hiçbir Rus-Slav ülkesinin millî tarihi ve kimliği Türkler hesaba katılmadan anlaşılamaz. Bu Orta Çağların derinliklerinden başlar ve yakın zamanlara kadar devam eder. Türkler olmadan Orta Çağ olamaz, Rönesans olamaz, Birinci Dünya Savaşı olmaz ve anlaşılamaz.
  • Nahit hanım(Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar), o dönemin efsanevi kadınlarından biridir. Samet Ağaoğlu bir kitabında ondan "Rönesans gibi kadın" diye söz etmiştir. Cemal Süreya ise "Bin dokuz yüz yirmi üç gibi kadın" ve "Cumhuriyet gibi kadın" benzetmelerini yapmıştır.
    Osman Balcıgil
    Sayfa 28 - Destek Yayınları
  • Antik Çağ'dan, Ortaçağ'dan, Rönesans'tan ya da Aydınlanma Çağı'ndan birtakım düşünceleri alıp bu doğruydu, şu yanlıştı diyemezsin. Dolayısıyla Platon'un yanıldığını, Aristoteles'in haklı olduğunu da söyleyemezsin. Ya da Hume'un yanılıp Kant veya Schelling'in haklı olduğunu. Tarihsel olmayan bir düşünüş tarzı olurdu bu.
  • 2000 yıl önceki eski Çin'in ve Hindistan'ın cinselliğe ilişkin metinlerinde kadın boşalmasına dair bilgiler vardır. Aristoteles, Galen ve diğer eski Yunan filozofları ve biliminsanları bu konuyu derinlemesine incelemiştir. Rönesans anatomistleri kadınların boşalma suyunu üreten, kadınlara özgü bezlerin olduğunu kanıtlamıştır. 16.yy Japonyası'nda kadınlar kendi sıvılarını biriktirmek için özel çanaklar kullanırmış, çünkü kadın sıvısının şifa verici, afrodizyak özellikleri olduğuna inanılırmış.
    Dorian Solot
    Sayfa 171 - Aganta Kitap