Eğer kadın hareketi on dokuzuncu yüzyılda değil de on altıncı yüzyılda başlamış olsaydı, hiç şüphesiz, Elizabeth dönemi edebiyatı şimdikinden çok farklı olacaktı.
Zihnin iki taraflı olduğu kuramı geçerli ise, bu erkeklerin cinsel gücünün artık öz bilinç kazandığı anlamına geliyor; başka bir deyişle erkekler artık yalnızca beyinlerinin eril kısmıyla yazıyorlar. Bir kadının onları okuması boşunadır; asla bulamayacağı bir şeyi arayacaktır çaresiz.
Uzaktaki tarlalar üzerinde kurulmuş yalnız düşlerde harcanmasaydı zekâsı; deneyim, etkileşim ve seyahat etme imkânları bahşedilseydi ona, zekâsının ne kadar büyük bir kazanç getireceğini en iyi o biliyordu. Ancak bütün bunlar bahşedilmedi; alıkoyuldu. Tüm bu iyi romanlar -Vilette, Emma, Uğultulu Tepeler, Middlemarch- saygıdeğer bir rahibin evine girenden daha fazla deneyime sahip olmayan kadınlar tarafından yazıldığı; o saygıdeğer evin ortak kullanılan oturma odasında Uğultulu Tepeler'i ve Jane Eyre'i yazmak için birkaç kâğıt tabakasından fazlasını almaya paraları yetmeyecek kadar yoksul kadınlar tarafından yazıldığı gerçeğini kabul etmeliyiz.
Kadınların genellikle daha sakin olmaları beklenir ancak kadınlar da erkeklerin hissettiklerini hissederler. Onlar da yeteneklerini kullanmaya ve çabaları için bir alana ihtiyaç duyarlar, tıpkı erkek kardeşleri gibi. Onlar da baskıların şiddetinden, mutlak durgunluktan erkekler kadar rahatsız olurlar kuşkusuz. Daha ayrıcalıklı hemcinslerinin onların puding yapmakla, çorap örmekle, piyano çalmakla ve çanta işlemekle sınırlı kalmaları gerektiğini söylemesi dar kafalılıktır. Geleneklerin cinsiyetlerle alakalı uygun gördüğünden daha fazlasını yapmak ya da daha fazlasını öğrenmek istediklerinde onları ayıplamak ya da onlarla dalga geçmek düşüncesizliktir.