Bir pazar gecesi, bilmem kaçıncı ağlayamayışımın yasını tutuyorum. Camımdan dışarıyı izlerken gördüğüm suretler bana kalbimi hatırlatıyor. Sessizce giden her geminin ardından paramparça olmuş bir kalbi söküp atmak kolay olmalıydı; yapamadım. Zaten sana gelişlerim ve senden kaçışlarım da hep kontrolüm dışında gelişti. Tam üç yıldır yuvarlanışlarımı da kontrol edemedim. Evet, bir kedi bile benden daha marifetlidir.
Mesela yaz gelince kokusunu alırdım çiçeklerin; bu yaz biraz farklı sanki. Çiçekler yine kokuyor ama ben alamıyorum, yağmurlar kokuyu sindiriyor. Köprüleri aşıp bahçelere koşuyorum; tekrardan o çimlerin arasında yuvarlanıp kaybolmak istiyorum fakat artık boyum çimleri aşıyor. Ben mi büyüdüm, çimler mi küçüldü? Aklım almıyor. Peşimizden koşturan sağır adamın ayak seslerini bir tek bizim duyuyor olmamız aklıma geldikçe gülüyorum. Sahi, adam bulsaydı bizi döver miydi ki?
Arkama dağı alıp keçileri otlatırken kurduğum hayaller geliyor aklıma. Ölüm, hayallerimin en masumuydu; şehit olmak istiyordum. Annem bana demişti ki: "Çocuklar ölürse şehit olur." O zaman anlamışım: Bir tek çocukken masum olabilirmişim. Sonra bir hayal daha kurardım; doktordum ve hastalara bakıyordum. O yaşta doktor olmayı dert dinlemek sanıyor, çocukça seviniyordum: "Ben de ileride büyüklerin derdini dinleyebileceğim."
Eve her gelişim başka bir isyan doğuruyordu. Dağlar, kediler, keçiler derken böyle bir kız çocuğu olmuştum işte. Çocukluğa dair tüm yeteneklerimi yitirdim, bir tek hayallerim kaldı elimde; tabii o da yetenek sayılabilirse. Gerçi hayallerim de pek normal değil sanki; dizilerde izlediğim deli kadınlar gibi... Tövbe işte, tövbe.
Eskiden cebimde kibrit çöpleri olurdu, onlarla örüntü oluştururdum. Şimdilerde diziler, limit, türev derken en yoğun halini biliyorum ama zihnim