Enisenes

Enisenes
@ruhurevanem
...
Öğretmen
Lisans
İstanbul
1 okur puanı
Ağustos 2022 tarihinde katıldı
Sidretu'l müntehâ. Son uçtaki ağaç. Gölgesi sükût, meyvesi sükût, gövdesi sükût, kökleri sükût. Sükût, ben'imiz ile kendimiz arasındaki kontrol edemediğimiz sınır çizgimiz. Sükût kimsesizliğimiz ile yalnızlığımız arasındaki simetri. Sükût mâverâya geçiş vizemiz. Sükût son uçtaki ağaca son bakışımız. Bir ağacın gölgesinde başlamıştı firkat hikâyesi. Hicab duygusunun sükût ile tamam olduğu bir varlık gölgesini, bir varlık perdesini okuduk son bakışımızda. Hüküm cümlesinin sonundaki nokta, insanın sırtına dağların yüklenmekten çekindiği ağırlığı yükledi. Bir noktanın ne kadar ağır olabileceğini bir ağacın gölgesinde öğrendik. Hangi gölgede bulabilirdik, bir gölgenin ait olduğu varlıktan koparken hissettirdiği acıyı. İnsan gölgesini yasak ağacın dibinde bırakarak ayrıldı cennetten bir daha dönmek üzere. Son uçtaki ağacın gölgesinde kelimeler arasındaki muvakkat sükûtu öğrendik. "Sübhaneke la ilmelena, illa mâ allemtena" sırrına âşîna olduk meleklerin sükût ile vardıkları secde yerinde. İki dudak arasında cenin pozisyonunda bekleyen sükûtu öğrendik güç zamanlarımızda. Akrep ile yelkovan arasında sıkışan sükûtu takip ettik ânın kozasında itikâfa girerken. Son uçtaki ağaca bilet alabilmek için kaç dirhem sükût bedel ödedik... Sükût, kendimiz ile ben'imiz arasındaki sidretü'l münteha, tam içimizde, bizi ikiye bölüyor. Sükût cennetten çıktığımız yer, sükût cennete döneceğimiz yer.
Enisenes
Sükût... Ellerinde sükûtun nabzını diinlemeyi, gözlerinde sükûtun buğusuyla derin anlamlar okumayı öğretti bana ♥️
Reklam
Yusuf-i yegâne olmak! "Sehl-i mümteni" der eskiler, kolay gibi görünür ama zordur hakikatte. Sehl, yani kolay kısmı görünür olandır. Mümteni ise imtina edilendir, imkânsızın sınırındadır. Dağların emaneti yüklenmekten kaçınması gibi... Yusuf-i yegâneye emanet edilen yük başkasına bırakın emanet edilmeyi, teklif dahi edilemezdi. Kerim oğlu, kerim oğlu, kerim oğlu kerimdir Yusuf. Allah bildirmemiş olsa kim bilebilirdi kuyuyu, kapalı kapıları, zindanı, emirin su kabını. Ahsen'ul Kasas olmakla herkese hisse düşüyor bu kıssadan. Bazen Yusuf, bazen Züleyha, bazen emir, bazen kapı, bazen ellerini doğrayan kadınlar, bazen kadınların elindeki bıçak olmak düşer insanın payına. O kadar hayattır ki bu kıssa, o kadar hayatın kendisidir ki. Haset, zulüm, yücelme, alçak gönüllülük... hepsinde insan olmanın zorluğu ile yüzyüze geliriz. Ama hep ya Yusuf, ya Züleyha'nın yerine koyarız kendimizi. Neden Kenan'ın kurtları olduğumuzu düşünmeyiz? Kenan'ın kurtları toplanıp geldi Biz yemedik diye içtiler andı Yakub'un feyâdı arşa dayandı Neden kadınların elindeki bıçak ile empati kurmak gelmez aklımıza? Keskin olup, hakikati kan gibi akıtmak... Neden emirin su kabının insana kendi yüküne bakmasını hatırlattığını düşünmeyiz? Neden kapalı kapıların nasıl titrediğini hayal etmeyiz? Neden zindanın da sarayın müştemilatından olduğunu, her sarayda bir zindan bulunduğunu akıl etmeyiz? Hafız-ı Şirazî "Yusuf-i gomgeşte" yani kayıp Yusuf tabirini kullanır. Ya Yusuf'u biz kaybettiysek... Yusuf'u sadece kuyu, zindan, Züleyha ve kapalı kapılar ardında düşünürken ona zulmettiysek... Yusuf'u kaybetmenin, Yusuf'u aramaya bir durak olduğunu unuttuysak... Yusuf'u bulmanın değil de aramanın daha değerli olduğunu düşündük mü hiç? Gayret Yusuf'u aramak... bulduran ise ancak O. Aramak acziyet, bulmak nimet
Enisenes
'Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir..' Yazıyı okuyunca ayetin bu kısmı geldi aklıma. Kıssa da o kadar ders çıkarılacak kısımlar varken sadece Yusuf ile Züleyha'yı ele almak, şiirler hikayeler yazmak belki de nefsimize hoş geldiği içindir.. Ve nefse hoş gelen şeye uhrevî bir boyut kazandırıp vicdanımızı rahatlatmaktır belki yazılanlar, çizilenler...
Sabah hava serin diye kışlık pardesümü aldım üzerime. Elimi iç cebine götürürken acaba ne çıkacak diye geçti içimden. İki uçak bileti Diyarbakır-İstanbul... Bir otobüs bileti Ankara-İstanbul... Bir Ankara toplu taşıma bileti... Yol ve yolculuk... Yine geçti gözlerimin önünden... Ankara'dan İstanbul'a dönerken, koltuk üzerindeki ekranda kendimle gözgöze geldiğim, kendi gözlerime belki bu kadar uzun baktığım o yolculuk geldi aklıma. Sonrasında yazdığım yazı... Hala bazen açar o yazıyı okurum... "Kimsenin bilemeyeceği, kendime dahi malum olmayan bir yolun aksini hissettim kendim ile gözgöze geldiğim anlarda. İlk defa bu kadar uzun kendi gözlerime baktım. Ne uzun yollar birikmiş içimde, ne uzun yollar geçmiş gözlerimden. Fark etmemiştim ne derin bakışlar eskimiş gözlerimde." Zaman da, mekân da, yollar da sığabiliyor insanın cebine... Ruhumun ceplerinde neler unuttum? *** Öğle namazını Fâtih Camii'nde kıldım. Camiye girdiğimde yılların yorgunluğunu sırlamış, eski gravürlerden âşina olduğum halılar dikkatimi çekti ilkin. Ne kadar eskidir diye geçti içimden... Eski? Kaç insanı eskitti bu halılar, kaç kişiye hoş âmedî sundu ve kaç kişiyi teşyî etti.. Namazdan çıkınca hemen baktım Google'dan. Bu yorgun halılar Abdulhamid'in 1889 yılında yaptırdığı halılarmış, yani asır-dîde halılarmış secde ettiğimiz... Camiye girdiğimde halılardan sonra aklıma merhum Mehmet Âkif gelmişti itiraf edeyim... Âh, evet... Haklıydım ve artık emin olmuştum... Âkif de bu halılarda yürümüş, saf tutmuş, secde etmişti... İçim titredi, yorgun hissettim bir an kendimi. Yarım saat önce Şehzâde Camii avlusunda Sezai Karakoç'un mezarı başındaydım, şiir soluklanmıştım. Şimdi kendi Mahallesi'nde, bunca sevdiği camiide, secde ettiği halılarda secde etmiştim Âkif'in. Zaman kayması, zaman depremi... Her ne
Enisenes
Ne güzel söylemiş eskiler. Evvel Refik ba'del tarik.. Bütün bunları yaşarken refikan olabilmek ve bu hislere yoldaş olabilmek de bir başka güzeldi...♥️
Rafta unutulmuş eski parfüm şişesine uzandı elim. Sessiz birkaç saniye... Sessizlik ile saniyeler arasında nasıl bir irtibat kurmalı insan? Yıllardır şiirsel bir tını olarak hissederim bunu. Sessizliği sırtında taşıyan bu birkaç saniye midir, yoksa sessizlik mi saniyelere vücud verir? Eski bir parfüm şişesinin kapağını açmak peşinen bir kederi kabullenmektir. İnsanı yıllar öncesine bir anda götürebilecek Yakubî bir tecrübedir bu. Yılların sessizliğini insana işittirebilecek bir fısıltının kısık nefesi. Bir cam şişeye neler saklayabilir insan? Bir damla esans insana sonsuz gibi görünen bir geçmiş sunabilir. Helezonlar halinde derinleşen bir hatıralar denizi kelimesiz olarak karşınıza çıkabilir. Belirsiz şekillerle âşinası olduğumuz, narkotik renklerle örülmüş uyuşuk bir âlem bizi Tanpınar'ın mavi ışık deniziyle tanıştırabilir. Hangi vakte ait olduğu önemsiz bir beliriş, sadece bir ânın ihritama layık kutsiyetine bizi inandırabilir. Sonsuza secde etmenin imkanını bize sunabilir.
Enisenes
O parfüm şişesinin insanı nerelere götürdüğüne şahit olmuş birisi olarak tekrar paylaşıyorum müsaadenizle 🌷
Farsça şiir
Metroyu beklerken çeviriverdim. Çok hoşuma gitti. Evimiz çok uzak Sabırlı dağların ardı Altın çöllerin ardı Boş sahraların ardı Evimiz... Suyun ışıltısı Karanlık dalgalardaki ışık Ormanların ardı Rüya sensin Bir uykusun sen... Mavi okyanusun ardı Gül bahçelerinin ardı Üzüm bahçelerinin nuru Arı kovanlarının ardı Evimiz... Bulutların ardı Özlemimizin nuru Islak caddelerin tenhalığı Yağmurların ardı Denizin ardı.
Enisenes
Ev demek sen demek demişti oysa...