ABD’nin İsrail’e olan asimetrik ve koşulsuz taahhüdü, Washington’ın küresel ölçekte rasyonel ve uzun vadeli kararlar almasını engelleyen en büyük prangaya dönüştü. Reel politik merceğinden bakıldığında, bir süper gücün kendi stratejik çıkarlarını, bölgesel bir vekilin (proxy) veya müttefikin ihtiraslarına bu derece rehin vermesi, tam anlamıyla bir hegemonik intihar simülasyonudur. ABD’nin resmi ulusal güvenlik stratejisi, kaynakları ve odak noktasını Asya-Pasifik’e kaydırmayı (Pivot to Asia) ve burada yükselen Çin’i çevrelemeyi öngörüyor. Ancak İsrail’in bölgede giriştiği her kontrolsüz tırmanma, ABD’yi Orta Doğu bataklığına geri çekiyor. Washington; Çin ve Rusya gibi küresel aktörlerle uzun vadeli güç mücadelesine harcaması gereken askeri, finansal ve diplomatik enerjiyi, Orta Doğu’daki yangınları söndürmek (veya o yangınların büyümesini engellemek) için harcıyor. Bu, tam bir stratejik kaynak israfıdır. ABD, on yıllardır dünyaya "kurallara dayalı uluslararası düzenin" (rules-based international order) hamisi olduğu anlatısını satıyordu. İsrail’in eylemlerine verilen koşulsuz destek ve BM Güvenlik Konseyi’nde kullanılan veto yetkileri, bu anlatıyı tamamen yerle bir etti. Ukrayna’da uluslararası hukuku savunan ABD’nin, Orta Doğu’da aynı hukukun çiğnenmesine göz yumması (hatta silah sağlaması), özellikle Küresel Güney nezdinde ABD’nin ahlaki ve siyasi liderliğini bitirdi. Çin ve Rusya, ABD’nin bu ikiyüzlülüğünü tepe tepe kullanarak Afrika, Latin Amerika ve Asya’da diplomatik mevzi kazanıyor. ABD, kendi eliyle rakiplerine devasa bir propaganda alanı açıyor. Bu savrulma sadece dışarısı ile sınırlı değil; içerideki toplumsal ve siyasi dinamikleri de dinamitliyor. Özellikle genç jenerasyon, üniversiteler ve azınlık grupları, Washington’ın bu yerleşik politikasını artık