Hem emanetten olan 'ene' ile vahdaniyet-i İlahiyeyi anlamak iken, şirk koşmuştur. Ve o enenin mirsadıyla Allah'a bakmak ve bulmak ve bütün mülkü ona teslim etmek iken; lakin o ise, enenin gözlüğüyle halka nazar edip, Allah'ın mülkünü mahlukatına taksim etmiştir.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ey kardeş bil ki! Daire-i İsm-i Bâtın ile daire-i İsm-i Zâhir, içiçe ve karşı karşıyadırlar.
Birinci dairenin ehli, Cenab-ı Hakk'ın kudreti hakkında meselâ "deniz gibidir" derler. İkinci dairenin ehli ise, "güneş gibidir" derler. Evet deniz, eczaya malik bir küll gibidir. Güneş de cüz'iyata sahib bir küllî gibidir ki timsalleri onun cüz'iyatı gibidir.
Şu halde, müfrit olan bâtıniyy-i mahz (sırf batınîlik), tecezzî ve ittihadın şaibesinden halas olmadıkları gibi; sünnet-i seniyyeye muhalif olan zâhiriyy-i sathî (yani kaba ve katı zâhirîlik) dahi esbab şirkinin şevbinden kurtulamazlar. Demek sırat-ı müstakim ise yalnız Kur'an'dır.
Senin o eslâf-ı izamın muhabbetleriyle hayat sevgisinde meselin şöyle bir adama benzer ki: O adam yolda giderken, yolun ortasında büyük bir aynaya rast gelir. Aynanın yüzü şarka müteveccih olduğundan, şark tarafına giden ve fakat aynada ise, garba doğru gitmekte oldukları görünen arkadaşlarının ve ahbablarının timsallerini görüyor. İşte bu adam, ahmaklığından şarktan ürkerek garba doğru koşmaya başlar.
Anlaşılıyor ki; benim kitabımın önü ve doğu yüzü bana dönük olup, onun ma'kûsu ve ters tarafı sami'a bakıyor. O halde sâmi' olan zatın, ayinede görünen yazıyı okur gibi kendisine zorlaşıyor. Madem ki ben onun makamına gitmiyorum. O halde o, kendi hayalini tenezzülen bana göndersin ki, ben onu başımdaki gözümde misafir edeyim de, tâ o da benim gördüğüm gibi görsün.