Mekke, Cezîretu’l-A’râb’ın en sıcak beldesiydi. Fakat bu sıcaklık insana âcz vermezdi. Bunun hikmeti, insan gücüyle parçalanması imkânsız o kayaların, harâreti içine hapsetmesiydi. Böylece sıcaklık kırılır, dayanılır hâle gelirdi. Yoksa o kızgın kumlarda, mü’minlerin Beytullâh’ı yalın ayak tavâf etmesi nasıl mümkün olurdu?
Rüyâ gördüm. Bağrımdan dilime, dudaklarıma yayılan susuzluk ile yana yakıla su arıyordum. Hayret! Az önce su içen ben değilmişim gibi, Hazreti Hâcer misâli bir baştan bir başa su arıyordum. Nihâyet mânâ âleminde Hazreti Muhammed (ﷺ) göründü. O olduğunu ben değil rûhum bildi. Ruhlar ki cümleten kâlû belâdan tanırdı O’nu. Hem de damarlarımızda kan gibi dolaşan iblis, O’nun ﷺ sûretine bürünemezdi. Hem insan îmân ettiğini nasıl tanımazdı? Hakîkâten de ana baba fedâ edilecek bir güzellikteydi; güzelliğin şâhikasıydı, lâkin o güzellik, tebessümüne yedi kat göğün sevindiği, kaşlarını çatmış beni azarlıyordu.
“Yâ Zübeyde, susadığında soğuk su içip Bağdat’ın serin havasını teneffüs ediyorsun. Kardeşlerini hatırlasana! Kardeşlerin şu an Mekke’de kızgın güneşin altında su sıkıntısı çekiyorlar. Bu kadar hacının susuzluktan dudakları ayrılırken sen ve kocan Hârûn Reşîd’in soğuk sular içip safâ etmesi size yakışıyor mu?”