Dünya yanıyor. Gazze’de bir annenin feryadı yükseliyor göğe; Doğu Türkistan’da bir çocuğun ağlaması yankılanıyor duvarlarda; Rusafa'da bacılar cezaevinde işkence altında, Arakan’da bir köy daha yakılıyor, insanlar diri diri küle dönüyor. Suriye’nin enkazlarında bir baba, ailesini bulamadan yere yığılıyor. Ve tüm bunlar olurken, biz eğleniyoruz. Havai fişekler patlıyor, şarkılar söyleniyor, kahkahalar masaları dolduruyor.
Ben bu görüntüye bakınca kendime şunu soruyorum: Bu nasıl insanlık? Acı bu kadar derin ve bu kadar yakınken, mutluluk nasıl bu kadar uzaklara kurulabiliyor?
Bu bir din meselesi değil. Bu bir coğrafya meselesi de değil. Bu bir insanlık meselesi. İnsan dediğimiz varlık, başkasının acısına sırtını dönmeden yaşayabilir mi? Acıyı hissetmek, başkasının derdiyle dertlenmek insanın ruhunda yoksa geriye ne kalır?
Dünyanın her yerinde zulüm var. Zulüm, sadece mazlumun değil, o zulme kayıtsız kalan herkesin boynuna bir vebaldir. Bizim sessizliğimiz, bizden çok uzakta gibi görünen bu acıları daha da derinleştiriyor. Çünkü acıya sırt döndüğümüzde insanlığımızdan bir parça eksiliyor.
Bugün yılbaşı kutlamaları adı altında yapılan şey, sadece bir eğlence değil. Aynı zamanda insanlık onuruna bir meydan okuma. Kadınların tecavüze uğradığı, çocukların bombalar altında şehit olduğu, milyonların evsiz kaldığı bir dünyada, bir şey olmamış gibi gülümsemek, dans etmek, ışıkların altında kahkahalar atmak insana sığar mı?
İnsanın en temel özelliklerinden biri, paylaşmaktır. Acıyı paylaşmak, sevinci paylaşmak... Ama paylaşmak için önce hissetmek gerekir. Ve bugün eğer hissetmiyorsak, insanlığımızı kaybetmişiz demektir.
Diyorum ki, bu gece durup düşünelim. Bir anlığına sofraları, süsleri, hediyeleri bırakıp şunu soralım kendimize: İnsanlar ölürken biz nasıl