• Avrupa çalkalanıyor. Faşizm yükselişte. Almanya yaşanılamaz bir yer haline gelmiş. Hitler, Almanya’da Yahudilere gün yüzü göstermiyor. Ne kadar Yahudi varsa işinden etmiş. Dünyanın sayılı bilim adamlarını dahi. Yahudiler toplama kamplarına gönderiliyor. Önce işleri şimdi de canları… Hitler durdurulamıyor. Mussolini, Hirohito ve Stalin. Hepsi de güce ulaştıktan sonra faşist politikalar gütmeye başladılar. Dünyayı ele geçirmek gibi garip hayaller peşine düştüler. Ve az kalsın başaracaklardı da. Garip tabi onların yerine gelenler de bugün farklı bir hayalin peşinde değiller. Ama o günlere dönecek olursak eğer, Hitler’in kazandığını hayal edebilir misiniz bilmiyorum. 1933’de Leo Szilard, bir nükleer reaksiyon sonucunda nötron salınımı gerçekleşirse ve salınan bu nötronlar yeni reaksiyonlar oluşturabilirse, bu şekilde sürekli devam eden zincirleme reaksiyon oluşabilir demişti. 1938’de Alman bilim adamı Otto Hahn ve yardımcısı Fritz Strassmann nükleer fizyonu keşfettiler. Yani Uranyumu nötron bombardımanına tutarak Baryum elde ettiler ve uranyumu parçalayarak yeni bir element elde ettiler. Tarihte ilk defa bir elementin atomu parçalanarak içerisinden başka bir üst elementin atomu elde edildi. Szilard bunları anlatırken Albert Einstein’ın bu gelişmelerden haberi vardı. Çünkü uranyumun parçalanıp sonu gelmez bir zincirleme reaksiyonun başlaması ve her reaksiyonda açığa çıkacak olan enerjinin hesaplanması Einstein’ın formülü sayesinde mümkün olabilmişti. E=mc2 Yani enerji=kütle x ışık hızının karesi. Şimdi biraz daha geriye gidersek eğer 1919 yılında İngiliz fizikçi Ernest Rutherford, Azot elementini pozitif yüklü (alfa parçacıkları) ile bombardımana tutmuş ve Oksijen elde etmiş, protonu keşfetmişti. Yani azot atomuna giren pozitif parçacıklar azotu oksijene dönüştürmüş, ardından da çekirdeğe enerji yüklemişti. Çekirdek de bu fazla enerjiyi atabilmek için tüm gücüyle bünyesinden hızlı bir şekilde proton fırlatmıştı. Bu tarihin ilk nükleer reaksiyonuydu. Ancak azot hafif bir atomdu ve ağır atomların çekirdeği yüksek oranda pozitif yükle yani protonla doluydu. Doğanın kanunu devreye girmişti: aynı kutuplar birbirini itiyordu. Szilard, çözümü parçacık hızlandırıcı da bulmuştu. Yani alfa parçacıkları ne kadar hızlı olursa çekirdek tarafından o kadar az engellenebilirdi. Ancak 1932’de Nature’da bir haber çıktı: Cambridge Üniversitesi’nden Rutherford’un laboratuvarında çalışan Fizikçi Chadwick, nötron adında yüksüz bir parçacık olabileceğini duyurdu. Szilard da hemen beyin yakmaya başlamıştı. Nötron, pozitif yüklü parçacıklarla aynı kütleye sahip olan ve daha da önemlisi yüksüz bir parçacık. Eğer atomu parçalamak için nötron kullanırsak nötronlar yüksüz oldukları için atom çekirdeği tarafından itilemez. Bu da atomun parçalanmasına sağlayabilir. Ve bu atom da aldığı 1 nötrona karşılık dışarıya 2 nötron salar, bu nötronlar da diğer atomlar tarafında yutulursa zincirleme bir reaksiyon elde edilebilir. İyi de atomu parçalayınca elimize ne geçecek? Bu sorunun cevabını işte E=mc2 ile Albert Einstein vermişti. Atomun çekirdeğinde devasa bir enerji olduğunu ve bu enerjinin de ancak atomu parçalayarak açığa çıkabileceğini ortaya koymuştu. Böylece hem uzun ömürlü bir enerji kaynağı açığa çıkacak hem de yıkım gücü oldukça yüksek patlayıcılar elde edilecekti. İtalyan bilim insanı Enrico Fermi de aynı şeyi düşünüyordu. Szilard’dan daha iyi imkanlara sahip olan Fermi, bir nötron bombardıman kaynağı elde etmişti. Ve Uranyumu bombadırmana tuttuğunda çekirdeğinin bir nötron kaptığını ve kendini dengelemek için de bu fazla enerjiyi salarak dışarıya attığını keşfetti. Aynı zamanda kütle numarasını da 92’den 93’e çıkarıyordu. Ve Fermi, nötron kaynağı önüne kurşun yerine parafin kullanınca bilimde çığır açacak bir buluş ortaya atmış oldu. Parafin, radyoaktif salınımındaki yoğunluğu inanılmaz bir biçimde artırmıştı. O zamana kadar herkes hızlı nötron bombardımanının daha etkili olacağını düşünürken Fermi, yavaş nötronların daha fazla salınıma neden olduğunu keşfetmişti. Fritz Strassmann, Otto Hahn, Lise Meitner, Otto Frich, Niels Bohr ve daha niceleri…. İşte bundan bahsediyorum. Eğer Jules Verne’in kitapları ile büyümüşseniz bilimi sevmeme gibi ihtimaliniz yoktur. Bilim artık sizin içinize işlemiştir. Ve onu düşünmeden yapamazsınız. Kaşif olmak, araştırma yapmak ve bir şeylerin peşinden koşmak tek idealiniz olur. Çoğu bilim insanın yaptığı şeyler yani. Düşünsenize bir bilim insanısınız. Araştırmalar yapıyor, notlar çıkarıyor ve başarının peşinden koşuyorsunuz. Başardıkça daha fazlasını yapmak istiyorsunuz. Ne güzel bir hayal değil mi? Gerçekleşebilirdi. Belki hala da gerçekleşebilir. Belki de bunu okuyan siz zaten bir bilim insanısınızdır. Ve geç kalınmış bir hayalin hezeyanlarını okuyorsunuz. Kavgamız kitabı… İşlediği konu itibariyle Türkiye’de bir ilk. II.Dünya Savaşı sürecinde atom bombasına giden yolun taşlarını diziyor. İlginç tarafıysa okurken öğreniyorsunuz. Öğrenirken yapabileceğinize inanıyorsunuz. Aslında bu kadar kolay mıymış diyorsunuz. Heves ediyorsunuz. Sayfalar hızla çevriliyor. Bilim dünyasında yer almanın heyecanını yaşıyorsunuz. Bazen kendi kendime kaldığım zamanlarda düşünüyorum. Acaba daha iyi bir yerde olabilir miydim? Daha güzel bir meslek, daha iyi bir maaş ve daha iyi bir hayat. Bunların hepsi gerçek olabilirdi. Ama eğer o bilinci daha çocuk yaştayken edinmiş olsaydım. Bu da tabi ki bilinçli bir aileden geçiyor. Çünkü ancak bu bilince erişmiş bir aile çocuklarına o ortamı tesis edebilir. Şu an düşünüyorum da hani böyle üniversitelerde vardır ya; müthiş kütüphaneler, çalışma odaları, araştırma yapan insanlar. Onlardan biri olmak isterdim. Bilim dünyasında yaşamak isterdim. Bilim gerçekten bambaşka bir şey. Bunu daha yeni yeni kavrayabiliyorum. Çünkü kitaplar bu sevgiyi insana aşılıyorlar. Daha bebekliğinden itibaren kitap kokusuyla büyümüş bir insanın o kitaplarda yazanın peşinden gitmemesi mümkün olabilir mi? Burada kıyas yapmıyorum. Yani herkes için geçerli değil tartışmalarına felan hiç giremem. O yüzden siz de bu tarz bir eleştiri getirmeyin lütfen. Aileler kendi yaşayamadıkları hayallerini çocuklarının gerçekleştirmesini isterler. Gerçekten de öyle. Kimi aileler de isterler ama sadece isterler. Kimi aileler de bunun için çocuklarıyla oturup yeni baştan ders çalışır, onunla okur onunlar yazarlar. İşte bu o hayallere açılan kapının anahtarıdır…
  • Yaşadığımız dünyayı doğru değerlendirmenin ve anlamanın en önemli koşulu kuşkusuz bilimi en doğru şekilde anlamaktır. Bilim çoğu kez, bir bilgi birikimi veya düzenli güvenilir bilgi olarak tanımlanır. Özünde bir arayıştır, gerçeği bulmaya ve yaşadığımız dünyayı, hatta evreni açıklamaya yönelik bir çabadır. Bunun yanında, dogmalar içeren bir öğreti olmayıp tutarlılık ölçütüne bağlı bir deneme-yanılma sürecidir. Bilimde en sağlam görünen kuram ya da yasaların bile hatalı olma olasılığı vardır. Yani bilim de pek tabii yanılabilir. Bilimin en sevdiğim özelliği de yanılma payına her zaman yer vermesidir.

    Bilimin ne olduğunu ifade ettikten sonra, bilimin ne olmadığını da sıkça düşülen yanlışlardan biriyle örneklendirmek istiyorum. Teknoloji=Bilim demek doğru değildir. Zira teknoloji tek başına bilim demek olmayıp bilimin pratik bir uygulamasıdır.

    Bilimin etkinlik alanı sınırsızdır. Aklınıza gelebilecek her şeyle ilgilenir. Doğada olup biten her şey, toplumsal yaşamın her cephesi, geçmişte ve şimdi oluşan tüm gelişmeler bilimin inceleme alanı içerisindedir.

    Amaç, evreni anlamaktır. Fakat asla, kimilerinin düşündüğü gibi, Tanrı'yı bulmak veya ispatlamak amacında değildir. Zira bilim bir arayıştır. Merak duygusundan yola çıkarak evreni anlamlandırma çabasıdır. Dinin veya Tanrı'nın ise, aranılmaya veya bulunmaya ihtiyacı yoktur. Böyle bir düşünce en başta, insanların dini inancının zayıflığından ötürü ortaya çıkmıştır diye düşünüyorum. Zira bilimsel her araştırma bir problemden, bir açıklama ihtiyacından kaynaklanır. Oysaki, az önce ifade ettiğim gibi, Tanrı'nın bir açıklamaya ihtiyacı olmadığı gibi, bir "problem" de değildir.

    Din-Bilim tartışmasını çok fazla uzatmadan, zamanında değerli dostum Oğuz Aktürk ile bir alıntı altında gerçekleştirdiğimiz seviyeli tartışmayı size sunmak isterim. Zira iki farklı görüşe de bu tartışma içerisinde rahatlıkla ulaşabilirsiniz:
    #26238562. Buradaki tartışmanın ana kaynağı, din ve bilimin aynı elimizde tuttuğumuz kavramlar mı yoksa iki farklı elimizde tuttuğumuz kavramlar mı olduğu noktasında toplanmaktaydı. Yani birbirleriyle bağlantılılar mı, yoksa birbirlerinden bağımsızlar mı? Her iki düşünceyi de okuyup istediğiniz düşünceyi sahiplenmekte özgürsünüz.

    Bilimin Öncüleri isimli bu kitap ise, ilk 50 sayfasında bilim denilen etkinliğin anlam ve yöntemine ilişkin görüşleri ortaya koyup çalışmalarıyla bilime yön veren öncü bilim insanlarının kişilik özellikleri ile bilim tarihindeki yerlerini önümüze sunmuş. Kitabın içerisindeki bilgilerin yeterli olduğu elbette söylenemez. Zira 200 sayfalık bir kitabın içerisinde kimlere yer verilmemiş ki? Arşimet, Öklid, Eratosthenes, Leonardo Da Vinci, Kopernik, Francis Bacon, Gelileo Galilei, Johannes Kepler, William Harvey, Robert Boyle, Christiaan Huygens, Isaac Newton, Antoine Laurent Lavoisier, John Dalton, Michael Faraday, Charles Darwin, Johann Gregor Mendel, Louis Pasteur, James Clerk Maxwell, İvan Pavlov, Marie Curie, Max Planck, Ernest Rutherford, Albert Einstein, Niels Bohr ve Werner Heisenberg...

    Hepsinin kişilik özellikleri ile bilim tarihindeki yerlerini ayrıntılı olarak anlatacak bir kitap yazmak ne yazık ki pek mümkün değil zaten. Bu durumda kitaba yetersiz demek doğru olmayacaktır. Zira okur olarak bizler, bu kitabı okurken merak ettiğimiz bir bilim insanını daha doyurucu bilgiler elde etmek için başka kaynaklara başvurarak tanıyabiliriz. Kitabın güzel yönü de buradadır zaten.

    Bilim insanlarını merak eden okurlar için, hiç de sıkıcı olmayan, akıcı bir kitap. Bence bilimin artık iyice arka planlara atıldığı günümüzde, bu tür kitaplara daha canı gönülden sarılıp kendimize kıssadan hisseler çıkarmamız gerekiyor. Son olarak Albert Einstein'ın bir sözü ile yazımı sonlandırayım:

    "Uzun yaşamımda öğrendiğim bir şey var: gerçeklikle ölçüştürüldüğünde tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır; ama gene de sahip olduğumuz en değerli şeydir, bilim!"
  • "Bir keresinde karıma o çok arzu ettiği kürke ihtiyacı olmadığını söylemiştim; zaten bir düzine kürkü vardı," dedi Rutherford. "Ayağımı yere vurdum ve o kürkü satın alamayacağını söyledim."
    "O da almadı tabii, değil mi?"
    "Almadı tabii," dedi Rutherford gülerek. "Onun yerine dolabında mevcut olan kürklerinin her birine uygun on bir adet yeni elbise satın aldı. Sık sık davetlere katılacaksa en azından giyim tarzı eleştirilmemeliymiş. Yeni bir kürke harcanan paranın üç mislini harcadı."
  • Yaklaşık yüz yıl önce on kadar fizikçiydiler. Rutherford, Planck, Einstein, Bohr, Heisenberg, Pauli, Dirac, de Broglie, Schrödinger gibi devler ilk düşüncelerinden çıkmış gözüken bu fikirlere bir anlam kazandırabilmek için kafa patlatıyorlardı. Kendilerini kabul ettirmeye başlayan fiziğin bu yeni kurallarını kimse anlamıyordu. Ve bugün, tüm dünya ülkelerinin gayrisafi yurtiçi hasıla toplamının üçte birinden fazlası onların keşiflerinin meyvesidir.
  • EVRENDE NELER OLDUĞUNU BİLİMLE TAM OLARAK AÇIKLAYABİLDİĞİMİZ ZAMAN TANRI’NIN ZİHNİNİ DE ÇÖZMÜŞ OLACAĞIZ

    Kitap okurken benim düsturum önce kitabın yazarını tanımaktır. Kısa da olsa hayatına göz atarım. Hawking’le ilgili de tam olarak biyografi sayılmasa da hayatındaki birçok noktayı aydınlatan, kişisel yaşamı ve düşünce dünyasıyla ilgili tatmin edici bir kitap önerip incelemeye geçeceğim: Stephen Hawking Gibi Düşünmek Kitaba yaptığım incelemeye de göz atabilirsiniz: #31397880 Hoşunuza giderse okuma listenize girer belki ve şahsi fikrim önerdiğim kitabın, birazdan incelemesini yapacağım kitaptan çoğu kişi için daha tercih edilesi olduğudur. Böyle bilimsel içerikli kitaplara ilginin az olduğunu bildiğimden söylüyorum. Ama evren benim gibi sizi de heyecanlandırıyor ve içinizde merak uyandırıyorsa iki kitabı da okursanız ne âlâ..

    Öncelikle bu kadar özenle hazırlanmış bu kitap için başta çevirmen Barış Gönülşen’e sonra da emeği geçen herkese teşekkür etmek isterdim. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Hasret kaldık böyle güzel çevirilere. Okurken o emeği ve özeni hissettim gerçekten.

    Kitap çoğumuzun ismine aşina olduğu ve özellikle D&R’da raflarda ve kampanyalarda sık sık gördüğü, çok satan Zamanın Kısa Tarihi’nin yeni bilgilerle güncellenmiş ve renkli resimlerle zenginleştirilmiş baskısı. Kesinlikle bu resimli baskısını tercih etmenizi tavsiye ederim. Fiyatı biraz cep yakıyor, ben de kütüphaneden aldım ve iade edip kitaptan ayrılacağım için üzülüyorum. İnanın alacaksanız her kuruşuna değecek bir kitap.

    Kitabın içeriğini çok kısa özetlersem evreni, zamanı ve Hawking’in çeşitli çalışmalarını kronolojik bir sırayla tüm evreleriyle tek tek ele alıyor. Ortaokulda da lisede de atomla ilgili bazı şeyler gördük. Sayısalcıysak işin teferruatına da girdik. O sebeple giriş kısmı, yüzyıllar öncesi evren ve madde tasvirleri, Bohr, Rutherford atom modeli vs. size çok yabancı gelmeyecek şeyler ama bir yerden sonra okulda görmediğimiz, özel olarak araştırmadıysak hiç bilmediğimiz kuramlarla tanışmaya başlıyoruz.

    Günümüzde kabul gören birçok bilimsel yasa var. Yer çekimi, kütleçekim kuvveti, kuantum mekaniği vs. Ama bu yasalar kısıtlı durumlarda geçerli olabiliyor. Yani hatırlarsınız lisede çoğu kez sürtünme kuvvetini ihmal ederdil mesela. Ve öyle kuramlar da var ki birbiriyle tutarsız ama ayrı ayrı geçerli sayılabiliyorlar. Genel görelilik ve kuantum metafiziği gibi. Şimdi tüm bu kuramları birleştiren, her koşulda gerekli tek bir kuram oluşturulduğunu hayal edin. Evrendeki her türlü olayı açıklamaya yetecek tek bir kuram. Olan bilen her şeyin tek bir formülü. Tabii ki böyle bir şey bulunmuş olsa çok karmaşık bir formülü olacağını biliyoruz. Aynı zamanda bulunmasıyla Tanrı’nın varlığı ihtimalini bertaraf etmiş oluyoruz. Davranışlarımızın, tüm duygu ve düşüncelerimizin bile matematiksel olarak kesine yakın tahmin edilebilme ihtimalinden bahsediyorum. Bu düzende Hawking’e göre bir yaratıcının varlığına gerek kalmıyor.

    Böyle bir kuram bulunabildi mi? Hayır. Peki bulunabilecek mi? Yaşamının son yıllarında Hawking’in de bu konuda iyimserliğini kaybettiğini ve bulunacağından kuşku duyduğunu biliyoruz. Yani çok uzun bir süre daha bulunabilecek gibi görünmüyor ama ileride kim bilir? İnsanoğlu aklını kullanırsa Allah’ı görebilir demişti birisi.

    Bu kitap bu kurama giden yolda yapılan çalışmaları ele alıyor. Hawking’in yetişebildiği kadar çalışmayı içeriyor. Hawking öldükten sonra da pek çok ilerleme kaydedildi ama dediğim gibi tek kuram diye bir şey hâlâ yok.

    Bilim kurguya merakı olan, bu alanda ortaya eser koymak isteyenler bu kitapta bolca malzeme bulabilirler. Zamanın tersine akıp enkazlardan yeniden gökdelenler meydana geldiğini ve yaşlı doğup genç öldüğümüzü ya da doğmadan öldüğümüzü hayal edin. Kulağa fantastik geliyor ama ben bu zamanda geri akımın ihtimal dahilinde bilimsel bir varsayım olduğunu not düşeyim. Evrenin akıbeti konusunda emin değiliz sonuçta. “GELECEK HEYECAN VERİCİ”

    Dürüst olacağım kitabı okurken kafamın basmadığı çok yer oldu. Kimi yerleri anlamak için çabalamadım okuyup geçtim kimi yerleri tekrar tekrar okuyup anlamak için kafa patlattım. Bu kitabın başarısıyla ilgili kulaktan dolma bilginiz vardır. Madonna’nın cinsellikle ilgili yazdığı kitabından daha çok satması Hawking’i gelecek nesillerle ilgili umutlandırmıştı. Zamanın Kısa Tarihi tüm zamanların en çok satan bilim kitaplarından biri olmayı başardı. İnsanların evrenle ilgili konuşmaya başlamasını, herhangi birinin bile bu konularla ilgili fikir sahibi olmasını sağladı. Evreni günlük sohbetlere taşıdı. Hitap ettiği kitlenin genişliği bakımından anlatım olabildiğince sade tutulmaya çalışılmış. Hawking’in olağanüstü betimleme yeteneği de bazı şeyleri parça parça sindirmeye yardımcı oluyor, aralara sıkıştırdığı zekice esprileri yüzde hoş bir tebessüm oluşturuyor ki Hawking’in mizah yeteneği onunla özleşmiş bir şey. Mizah zekâ işidir. Ama özel olarak Fizik’le ilgili bir uğraşı veya bilgi birikimi olmayan birinin bu kitabı her şeyiyle anlayabileceğini sanmıyorum ki Hawking’in de anlamayanların olduğunu bildiğine dair bir demeci var ama rahatlayın kitapta bazı bilim insanlarının da kavrayamadığı yerler varmış. Asla kitabı kötülemek amacıyla yazmadım. Benim için Hawking’in zihninde yolculuğa çıkmak, dünyaya onun gözünden bakmak, her şeyden önce onun yazdığı bir eseri okumak bile eşsiz bir deneyimdi. Anlamayacağımı başından bilseydim de kitabı yine okurdum. Sadece bu kitapla meşgul olmanın bile verdiği bir zevk vardı. Kitabı okurken zihnim hep faliyetteydi ve oturduğum yerde yoruluyorum ki bana bunun kadar haz veren çok az şey vardır hayatta. Hiç bitmeyecek gibiydi başta ama gerçekten çabuk bitti.

    Hiçbir şey anlamayacak değilsiniz. Teferruatlı kısımları anlayanlar bile çok düşünmüyor zaten ama yüzeysel olarak bir fikriniz olacak eminim. Okuduktan önceki sizle sonraki siz evrene aynı bakan insanlar olmayacak. Belki benim gibi gökyüzüne her baktığınızda hayranlıkla karışık bir hayrete düşmeye başlarsınız.

    Bu kitabı okumak benim için ilginç bir deneyim oldu. İnsan anlamadığı kitabı sever mi? Seviyormuş. Demek gerçekten ‘Sevgi anlaşmak değildir nedensiz de sevilir’ miş ^.^

    Herkese keyifli okumalar...
  • ‪Biz,sapkınları bize direniyor diye yok etmeyiz.İnançlarından döndürür,kafalarının içini ele geçirip yeniden biçimlendiririz.İçlerindeki tüm kötülükleri,tüm yanılgıları silip atar,lafta değil,canıgönülden saflarımıza katılmalarını sağlarız.Öldürmeden önce bizden biri yaparız.‬ ‪Ne kadar gizli ve güçsüz olursa olsun hiçbir yanlış düşüncenin bu dünyada barınmasına katlanamayız.Ölüm anında bile herhangi bir sapmaya izin veremeyiz.Eskiden sapkın diri diri yakılmaya giderken bile sapkınlığından vazgeçmez,vazgeçmek şöyle dursun,övünerek ilan edermiş ‬ ‪sapkınlığını.Rusya’daki temizlik hareketlerinin kurbanları bile kurşuna dizilmeye giderken asi düşüncelerini kafalarının içinde korurlarmış.Oysa biz beyni tuzla buz etmeden önce kusursuz bir hale getiririz.Eski despotluklar,’Şunu yapmayacaksın,bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu‬ ‪Totaliterler,’Şöyle yapacaksın,böyle yapacaksın’diye dayatıyorlardı.Biz ise,insanlara ‘Sen aslında şusun,aslında şöyle düşünüyorsun,şuna inanıyorsun’diye bastırıyoruz.Buraya getirdiğimiz hiç kimse bize karşı koyamaz.Herkes pirüpak edilir.‬ ‪Hani şu masum olduklarına inandığın üç alçak hain vardı ya,Jones Aaronson ve Rutherford,sonunda onları bile yola getirdik.Sorgulamalarına ben de katılmıştım.Yavaş yavaş çözüldüklerini,yalvarıp yakardıklarını,ağlayıp sızladıklarını gördüm,‬ ‪üstelik acıdan ya da korkudan değil,sırf pişmanlıktan.Onlarla işimiz bittiğinde birer insan müsveddesine dönmüşlerdi.Yaptıklarına üzülüyor Ve Büyük Birader’e sevgi duyuyorlardı,hepsi o kadar.Onu ne kadar çok sevdiklerini görmek insanın yüreğine işliyordu.‬ ‪Zihinleri tertemiz olmuşken ölebilmek için,bir anca kurşuna dizelim diye yalvarıyorlardı.‬
  • Bu kitap her zaman baş köşemde olan kitaplardan biri olacaktır. Kitabı, sadece okumak için değil, anlamak ve hayatınızda uygulamak için okuyorsanız gerçekten sizlere çok fazla katkı sağlayacaktır. Verilen olaylar çarpıcı, kurgu değil, bir yaşanmışlık olduğu bariz. Bu da akılda kalıcılığı artırıyor.