Yıllardır Türk Edebiyatı’na ait güncel eserleri okumalarımın içine koymaya çalışıyorum. İhsan Oktay Anar da uzun zamandır okumayı merak ettiğim bir yazardı. Son yıllarda popüler edebiyat kitaplarıyla, dünya edebiyatı ürünleriyle vakit geçirdiğim için böyle derin bir kitabı, güçlü bir yazardan çıkmış bir eseri okumak deneyimsel olarak bana çok şey kattı diyerek değerlendirmeme başlamak isterim.
İhsan Oktay Anar, Türkiye’de yazın dünyasına girdiği andan itibaren bomba gibi düşerek birçok insanı etkilemiş, edebiyat alanında çok beğenilen ve tercih edilen bir yazar. Puslu Kıtalar Atlası kitabını herkes bilir, benim kitaplığımda da var fakat bir türlü okumaya cesaret edemedim. Başlangıcı Tiamat ile yapmış oldum. Tiamat, yazarın en son çıkan kitabıymış; ben de sondan başlamış oldum.
Yazarın tercih ettiği akımın “büyülü gerçekçilik” olduğunu düşünüyordum ama yanılmışım. Gabriel Garcia Marquez stilinde bir yazar olduğunu sanmıştım, ya da Japon edebiyatında rastladıklarım gibi… Ama Anar çok daha farklı bir şeyi temsil ediyor sanıyorum. Yine de büyülü gerçekçilik akımının bazı unsurlarını barındırıyordu.
Kitabı okurken, seçim sırasında sayfa sayısına aldanıp hafife aldığımı da anında fark ettim! Yazar, eski kelimelerle arası çok iyi olan biri. Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin anlamına bakmak ve anlamaya çalışmakta zorlandığım doğru olsa da, bilmediğim şeyleri öğrenmekten keyif aldım. Özellikle terimler oldukça ilginçti. Tercih ettiği dil özellikleri, kitabın kurgulandığı dönemle uyum içindeydi elbette. Osmanlı döneminde geçen (ya da o dönemi andıran) bir roman okumayalı uzun zaman olmuştu. Ve Tiamat, daha adıyla “altı dolu bir kitabım ben” diyordu bana, çünkü mitolojiye de ilgi duyuyorum.
Yine de ilerleyen yıllarda okumayı tercih ederdim; kitap bana “az şey” biliyormuşum
“Sıradan bir hayat en iyisi. Onunla savaş, bununla mücadele et derken, sonunda hayatından oluyorsun. Mesela ben: Zor günler geçirdikçe daha işe yaramaz hale geldim, ama uzun bir hayatım oldu. Sevdiklerim birer birer öldüler, ama ben hala hayattayım.”