“You’re sorry?” I’m still shouting. “You’re sorry? I could’ve killed you.”
And even then, even in this horrible, unbelievable moment, she has the audacity to look me in the eye and say: “I doubt that.”
Çünkü uçuruma düşerken tam tepetakla, ayaklarım havada gider, üstelik bu rezil yuvarlanmada kendim için bir güzellik bulurum. Kepazeliğin göbeğindeyken birden kasideye başlarım. Varsın lanetlenmiş, adi, alçağın biri olayım gene de Tanrımı saran libasın eteğini öperim. Varsın aynı zamanda şeytanın peşinden gitmiş olayım, her şeye rağmen Senin oğlunum Tanrım, Seni seviyorum, insanları ayakta diri tutan sevinci bütün varlığımla duyuyorum.
ben ne zaman yalnız kaldım, bilmiyorum
her zaman yalnızdım, bunu biliyorum
büyücü ellerimin kara sanatı yazı
en çok ben onardım dostlukları, en çok benim elim dikiş tuttu bağışlamasız sanırken kendimi
en çok ben unuttum kalbimin benden sakladıklarını
tığla içeri çektim takılmış kazakların ipini
denenmemiş başlangıçları göze aldım,
hafifletilmiş hasarları, görmezden gelinen enkazı
mutfağı beklemek hep bana kaldı
bir şiirden bir romandan bir filmden çıkıp
her seferinde aydınlık bir inat gibi yeniden karıştım hayata
hiç el değmemiş gibi yeniden konuk geldim
odalarınıza, ruhlarınıza
buraya