Bayadır Türk Edebiyatı Klasiklerinden bir eser okumuyordum. Satın aldığım dükkandaki beyefendi kadınlar ve aşk üzerine yoğunluklu bir kitap dediğim için bunu önerdi. İyiki de önerdi. Tek oturuşta bitirebileceğiniz ama son sayfayı kapatınca oturup düşünmek isteyeceğiniz bir kitap.
Otuzlu yaşlardaki bir hanımefendi ile 20li yaşlardaki bir beyefendinin arasında olan “imkansız” diyebileceğimiz bir aşk üzerine kurgu. Kitapta yer alan hanımefendinin ağzından dinliyoruz her şeyi. İlk başta masum bir sevgiyle başlayan bu aşk git gide karakterimizde takıntıya ve sanrılara sebep oluyor. Öylesine kıskanıyor ve seviyor ki aklındaki düşünceler hiç susmuyor. Bu da davranışlarına ve ilişkiye yansıyor. Zaten beyefendi üzerinden çok az şey okuyoruz. O yüzden karşı tarafın ilişkisi dinamiği hakkında pek bir şey hissedemedim.
Toplumsal normları çok iyi hissettim ama. Her konuşmalarında hanımefendinin “aileniz ne der, elalem ne der, biri görürse halim ne olur?) gibi düşünceleri mevcut. Ve betimlemelerden hoşlandım. Beykoz’un o çayırı gözümde canlandı. Ve de sonsözde yazıldığı üzerine bu kitabın bu kadar az bilinmesi ve sinemaya, tiyatroya uyarlanma imkanı bulunmaması ne acı. Umuyorum ki bir gün o siyah gözleri bizim de farklı bir bakış açısıyla görmemiz mümkün olur. :)
Anlıyor musun, kıslanıyorum. Bir deli gibi, bir çılgın gibi kıskanıyorum. Bu gözleri, beni deli eden, çıldırtan bu güzel gözleri, bu siyah gözleri kıskanıyorum. Onlarda başka bir hissin, bir başka hayalin gölgelerini görmek istemem. Onlarda yalnız ben yaşamak, yalnız ben ölmek isterim. (S. 64)