Spoiler içerir.
Selahattin Enis’in Mahalle’si, savaş gazisi Rüştü’nün savaştan döndüğünde evini yanıp kül olmuş halde bulması ve karısını ve çocuğunu kaybetmesi üzerine bir mahallede bekçilik yapmasını anlatıyor. Kitap 1930’da bölüm bölüm Vakit gazetesinde yayınlanmış, kitabın kendisi de 1910-20 yıllarında geçiyor. Bilmiyorsanız Vakit o dönemlerde daha çok halkın ve orta sınıfın okuduğu bir gazete.
Selahattin Enis natüralizm akımını benimsemesiyle Türk edebiyatının Emile Zola’sı olarak biliniyor. Roman hakkında da tüm bu bilgiler ışığında yorum yapacağım.
Kitapta bölüm bölüm Rüştü’nün bekçilik yaptığı mahallede yaşayan insanlar anlatılıyor. Biraz ‘memleketimden insan manzaraları’ minvalinde olsa da, anlatılan bir karakterden diğerine geçişte kurgu hiç smooth değil, öyle sanki “tamam bunu tanıdık şimdi başka birinden bahsedicem” der gibi odak değiştiriyor. Bu, gazetede bölüm bölüm yayınlanmaya uygun bir format olsa da kitapta ardı ardına okurken biraz sıkıyor ve bütüncüllüğü bozuyor.
İçerik olarak da ilk eleştirim şu: kitapta toplumsal çürümeden bahsederken, erkek karakterler pek çok farklı açıdan konu edilirken (cimrilik, hırs, vatanseverlik, açgözlülük gibi), az sayıdaki kadın karakterler ise sadece bedenleri üzerinden konu ediliyor, iffetleri üzerinden sınıflandırılıyor. Kitaptaki kadın karakterlerin adeta başka karakteristik özelliği yok.
Yani kitabı dönemine göre yargılayayım diyorum da dönem 1920’ler. O sırada Atatürk kadınları göklere çıkarıyor. O yıllarda gazetelerde kadınların seçme ve seçilme hakkı, çalışma hayatına girmesi tartışılırken hemen yandaki sütunda Selahattin Enis toplum mühendisliğine soyunuyor. Bu dediğimi desteklemek için şimdi roman içinden bir konudan bahsedeceğim.
Şimdi, kitapta Rüştü baştan sona iyi bir karakter olarak lanse