Benden uzak kalma diyerek şiire başlıyor şair, yalvarır gibi değil rica eder gibi. Daha sonra Sitare'yi okumaya başlıyoruz.
Peki Sitare kim?
Yazarın hayatına bir anda giren, uzun kirpikli bir hanım sanıyorum ilk başta. Telaşlı kalabalığın ortasında birbiriyle gülerek sohbet eden ama bir o kadar da utangaç iki genç canlanıyor gözümde. Şair de öyle söylüyor zaten:
"Nedim'in nigehban nergisleri gibi üstümüzde bütün nazarlar,
Çok utanıyorum Sitare."
Sonra diyor ki şair:
" Dün oturup hesap ettim,
Sen doğduğun zaman
Ben bir askeri mektepte talebeymişim.
Sen bilmezsin Sitare,
Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih,
Geceler içinde uyuduğumuz bir siyah buluttu."
Tam bu mısraları okurken aklıma Sitare'nin kaç yaşında olduğu takılıyor, sonradan anlıyorum ki bahsedilen doğum,Sitare 'nin kendi doğumu değil, şairin onu sevmeye başladığı zaman. Daha bir mektepliyken başını ğöğe kaldırıp izliyormuş Sitare'yi anlayacağınız. Sonra 'Sen bilmezsin' diyor Sitare' ye. Sanki neden orada değildin dermiş gibi. Gündüzler, diyor, çekip durduğumuz bir mercan tesbih,geceler içinde uyuduğumuz bir siyah buluttu. Bir asker için gece ve gündüz ne ifade eder diye soruyorum kendi kendime. Zihnimin gerisinden bir ses cevap veriyor:
'Gündüzler hayatının son anı olmaya daha yakın, geceler ise bilinmezliklerle dolu. Bu yüzden ki hayatının son anlarına yaklaşmış bir ihtiyar gibi huşu içinde gündüzleri kullanarak zikrediyor. Geceler ise kasvet dolu anlar olarak canlanıyor kafamda. Her akşam saat dokuzda çalan o yat borusu, içinde bulunduğu o huşudan sıyırıp, bilinmezlikle başbaşa bırakıyor şairi.
"Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum,
Gözlerin mi daha sıcak gûlüyor
Yoksa dudakların mı? Anlayamıyorum."
Bu dizeler bir veda anını canlandırıyor gözümde, ayrılık anını uzatmak istemeyen ama aynı