Almanya ve Fransa arasında yaşanan çatışmaların, 2.Dünya Savaşı’nın, ortasında düşünsel dünyasını otobiyografik bir roman aracılığı ile aktaran yazar; kahraman bakış açısıyla bir kurgu oluşturmuştur.
Devlet erkânını, öğretmenleri ve komutanları tenkit etmiş ve yapılan hataların sonuçlarını-bir tarihçi gibi- sarih bir biçimde yansıtmıştır. ‘‘Eylemlerin heyecanlı olması için anlamlarının da görünür olması gerekir.’’ (s.68) ifadesini kullanarak askeriye içerisinde verilen anlamsız, mantıksız ve amaçsız emirleri eleştirmiş ve bu tür kurumları manevi propaganda yapmakla suçlamıştır.
Yenilginin bölücü, zaferinse birleştirici gücüne değinen yazar; asıl birleştirici unsurun ‘‘İnsan’’ olduğunu savunmuş ve birey-insan şeklinde bir ayrım ortaya atmıştır. ‘‘Eğer özden yoksunsa bir insan nedir ki? Bir varlık değil de yalnızca bir bakışsa insan nedir ki’’ (s.132) ifadesiyle, insanın kendi bedeni içinde yabancı topraklarda gibi olacağını ve medeniyet mirasına her daim ihtiyaç duyacağını belirtmiştir. ‘‘İnsan’’ kavramı üzerindeki duruşunu bozmamış ve ‘‘İnsan’ı onarmak ve yeniden canlandırmak gerek. O, kültürün asıl özü ve topluluğumun anahtarı. Benim zaferimin prensibi odur.’’ (s.157) ifadelerini kullanmıştır.
‘‘Bir efendinin ya da Kur’an’ın hükmü altında yaşayan kör bir insanı biçimlendirmek kolaydır.’’ (s.158) ifadesi otoriter/teokratik bir yönetim biçimi altında yaşayan insanların hükümlerle şekil değiştirebileceğini ve bu şekil değiştirmenin, diğer yönetim biçimlerindeki insanlara nazaran, daha kolay olacağını anlatmaya çalışmaktadır. Bu, yanlıştır. Kur’an’ın hükmü altına girmek bir tercihtir ve bu tercihi yapanlara ‘‘Müslüman’’ denir. Müslüman olmayıp Kur’an’ın hükmü ile yönetilen gayrimüslimler dil, din ve kültür anlamında hiçbir kısıtlamayla karşılaşmadıkları için insan