Eğer bir şeyden eminseniz, buna bir de başka açıdan bakmaya zorlayın kendinizi. Aptalca veya yanlış olduğunu düşünseniz bile, yapın bunu. Bir şey okurken yalnızca yazarın düşüncelerini dikkate almakla kalmayın, bu konuda kendinizin de ne düşündüğünü tartın. Kendi benliğinizin sesini bulmaya çalışmalısınız çocuklar. Ve buna başlamak için ne kadar çok beklerseniz, onu bulmanız o kadar güçleşir. Thoreau demiş ki: "İnsanların çoğu sessiz bir umutsuzluk içinde yaşamlarını sürerler." Neden buna boyun eğelim? Yeni yollar aramaktan asla kaçınmamalısınız.
"Ya see, I can't help it, can't- don't ya see. I was born dead. Not you. You wasn't born dead. Ahhhh, it's been hard..."
He started to cry. He couldn't make the words come out right anymore; he opened and closed his mouth to talk but he couldn't sort the words into sentences anymore. He shook his head to clear it and blinked.
(...)
"I can't help it. I was born a miscarriage. I had so many insults I died. I was born dead I can't help it. I'm tired. I'm give out trying. You got chances. I had so many insults I was born dead. You got it easy. I was born dead an' life was hard. I'm tired. I'm tired out talking and standing up. I been dead fifty-five years."
İnsanların kendilerine ilişkin anlatabilecekleri bir şeyleri yoktu; dahası, paskalya yortusunda, insanın yılda bir kez olsun söz alabileceği kilisede günah çıkarırken bile, kateşizmin ilkeleri fısıldanıyordu usulca, ve insana kendi benliği gökteki ayın bir parçası kadar yabancı geliyordu o ilkelerin arasında. İnsan kendinden söz eder, hele eğlenceli bir şeyler anlatmadan söz ederse, 'tuhaf' diye nitelendirilirdi. Kişisel yazgı gerçekten tuhaf bir biçimde gelişmiş olsa bile, düş kırıntılarına dek kişiliksizleştirilip, gelenekler, görenekler ve dinin törelerince öyle bir kemiriliyordu ki, sonunda bireylerden insanca hiçbir şey arta kalamıyordu; kaldı ki yalnızca sövgü olarak tanınıyordu 'birey' sözcüğü.
Henüz on altı yaşında olmama karşın, üzülerek, şaşkınlıkla bakıyordum onlara. Düşüncelerinin sığlığı; davranışlarının, oyunlarının, konuşmalarının aptallığı şaşırtıyordu beni. Öylesine önemli şeylerden haberleri yoktu, öylesine etkileyici, öylesine şaşırtıcı şeylerden uzaktılar ki, elimde olmadan kendimi onlardan üstün görüyordum. Beni böyle düşünmeye zorlayan, incinen gururum değildi. Ve ne olur, Tanrı aşkına, "Sen hayaller dünyasında yaşarken onlar yaşamın gerçeklerini kavrıyorlardı," gibi, duymaktan artık bıktığım beylik şeyler söylemeyin bana. Bir şeyden anladıkları falan yoktu, yaşamın gerçeklerini de kavramaktan uzaktılar; inanın, beni en çok da bu çileden çıkarıyordu.