Kendimizi tanımak...Ruhumuzun mahzenlerinde bizden habersiz yaşayan bir alay misafir var. Berhanenin bazen bir, bazen birkaç odası aydınlık. Işık binanın üst katlarında. Kendini tanımak. Kendini, yani eriyeni, dağılanı dumanlaşanı. Sen acıların, utançların zilletlerinle aynısın. Rüyaların, hayallerin dileklerinle bir başkası.
Bana hakikati değil, kendini ver. Kendini yani rüyanı. Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil. Zaten nasıl olduğunu, ne olduğunu biliyor musun? Her yalan bir yaratış.
Hakikat, kaderin imzasız mektubu.
İnsanın elinde yozlaşmış her şey, doğru ama her şeyi düzelten de insan değil mi? Peygamberler de, veliler de, kahramanlar da insan. Tarihi yaratan, fertle yığın arasındaki anlaşmazlık. Hayatın kanunu tezat.
Antikite, insanlığın çocukluk çağı. Yaşanılan dünya, tek gerçektir. İştihaları, insiyakları yönetir insanı. Sonra toplumların delikanlılık devri başlar. Hala bu çağın içindeyiz. Mazinin hakikatlerine inanmıyoruz artık. Tek hakikat tanıyoruz: düşünce veya ruh. Dinler, Tanrı diyor bu tecride, felsefe: akıl. Düşünüyorum, o halde varım... Ne demek? Düşünceden başka gerçek tanımamak değil mi? Hegel de aynı inancı bölüşmüyor mu?