Elif Sakarya

O uzun kış, birbiri ardından geçen yağmurlu, fırtınalı günler­le kendisini tüketti. Bu, hep mavi görünmeye, mavi düşünmeye alışmış gökyüzü, parça parça beyaz bulutların, ayın, güneşin ve bir avuç kırmızının eşliğinde yeryüzüne açıldı. Bahar yeniden geldi. Umutlar uyandı, böcekler uyandı ve toprak. Doğa gene o eski boyasına büründü. Öğleler, akşamlar, geceler ve sabahlar kendilerine özgü biçimlere sokuyordu çevreyi. Sabahları kimi vakit kapıları, pencereleri taşlayan hırçın bir çocuk, kimi de uy­sal, cana yakın sessiz bir çiçekti.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Kendi kendini yenileyip duran bu sonsuz yokluk, bu yokluğun erittiği sevda duygusu, umutları, düşünce yapısı içinde kararıyordu. Yalnızlık en çok bu gece bu karanlı­ğın altında kokuyordu. Sokağa bırakılmış, gözleri kapalı bir ke­di yavrusu gibiydi. Ayaklarını nereye gideceğini bilmeden atı­yor, çamura beleniyor, yol bulamıyordu. Nereye gitse bu bit­mez tükenmez karanlığın içindeydi. Kurtulamıyordu...
Hiç farkına varmadan usul usul kapıldığı bu sisli yalnızlık, umutsuzluk sıcakkanına karışıyor, hayatını baskısı altına alıyor­du.
Dört duvarlı, basık tavanlı bu yeryüzü bö­lüntüsünde kişiler kendi paylarına düşen eskimeyi hiç farkında olmadan zamana bırakıyorlardı.Durdukları yerde eskiyorlar, azar azar tükeniyorlar, azar azar ölüyorlardı. Ve günün birinde de, hayatlarını büsbütün, birkaç kişinin anısına dağıtıp bu dün­yadan çekilip gideceklerdi.
...bulutların, o havanın, renkli kalemlere sığmayan anlamları, o gökyüzünün beyaz üs­tündeki tatsızlığı içine dert oluyordu. Her yerde bir gökyüzü, al­tında yaşayan bir insan topluluğu vardı. Ve çok şey, bir başka yerdekine benzemiyordu.