O uzun kış, birbiri ardından geçen yağmurlu, fırtınalı günlerle kendisini tüketti. Bu, hep mavi görünmeye, mavi düşünmeye alışmış gökyüzü, parça parça beyaz bulutların, ayın, güneşin ve bir avuç kırmızının eşliğinde yeryüzüne açıldı. Bahar yeniden geldi. Umutlar uyandı, böcekler uyandı ve toprak. Doğa gene o eski boyasına büründü. Öğleler, akşamlar, geceler ve sabahlar kendilerine özgü biçimlere sokuyordu çevreyi. Sabahları kimi vakit kapıları, pencereleri taşlayan hırçın bir çocuk, kimi de uysal, cana yakın sessiz bir çiçekti.
Kendi kendini yenileyip duran bu sonsuz yokluk, bu yokluğun erittiği sevda duygusu, umutları, düşünce yapısı içinde kararıyordu. Yalnızlık en çok bu gece bu karanlığın altında kokuyordu. Sokağa bırakılmış, gözleri kapalı bir kedi yavrusu gibiydi. Ayaklarını nereye gideceğini bilmeden atıyor, çamura beleniyor, yol bulamıyordu. Nereye gitse bu bitmez tükenmez karanlığın içindeydi. Kurtulamıyordu...
Dört duvarlı, basık tavanlı bu yeryüzü bölüntüsünde kişiler kendi paylarına düşen eskimeyi hiç farkında olmadan zamana bırakıyorlardı.Durdukları yerde eskiyorlar, azar azar tükeniyorlar, azar azar ölüyorlardı. Ve günün birinde de, hayatlarını büsbütün, birkaç kişinin anısına dağıtıp bu dünyadan çekilip gideceklerdi.
...bulutların, o havanın, renkli kalemlere sığmayan anlamları, o gökyüzünün beyaz üstündeki tatsızlığı içine dert oluyordu. Her yerde bir gökyüzü, altında yaşayan bir insan topluluğu vardı. Ve çok şey, bir başka yerdekine benzemiyordu.