Yılmaz Güney

Yılmaz Güney

Yazar
8.6/10
429 Kişi
·
961
Okunma
·
424
Beğeni
·
6186
Gösterim
Adı:
Yılmaz Güney
Tam adı:
Yılmaz Güney Pütün
Unvan:
Türk Sinema Oyuncusu, Yönetmen, Senarist ve Yazar.
Doğum:
Yenice, Adana, Türkiye, 1 Nisan 1937
Ölüm:
Paris, Fransa, 9 Eylül 1984
Babası Siverekli Zaza, annesi ise Vartolu bir Kürt olan Yılmaz Güney, özellikle Çirkin Kral dönemi sonrasında çektiği ve önemli bir sinemacı olarak kabul edilmesini sağlayan Cannes ödüllü Yol, Sürü, Umutsuzlar gibi filmleriyle tanınır.

Yılmaz Güney'in gerçek adı Yılmaz Pütün'dür. Kendi ifadesine göre Pütün kırılması zor sert meyve çekirdeği demektir. 1937 yılında, köylü bir ailenin iki çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Babası Siverek Desman Köyü'nden olup Annesi Muş'un Varto ilçesindendir. Kendisi Adana'da büyümüş ve Adana birçok filmine konu olmuştur. Adana'da bir süre Kemal ve And Film şirketlerinin bölge temsilcisi olarak çalıştı. Üniversite okumak üzere İstanbul'a gitti ve Atıf Yılmaz ile tanıştı. Bu süreçte bir yandan da hikâyeler yazıyordu. Daha sonra Atıf Yılmaz'ın da desteğiyle sinemada çalışmalarına başladı.

Yılmaz Güney, 1959 yılında Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğini yaptığı "Bu Vatanın Çocukları" ve "Alageyik" isimli filmlerin hem senaryosunu yazar hem de filmlerde rol alır ve oynar. "Karacaoğlan'ın Karasevdası"nda da yönetmen yardımcılığı yapar. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Yılmaz Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkûm olur.

İki yıl sonra tekrar kaldığı yerden devam eden Yılmaz Güney, o dönemde daha çok macera filmleri çeker. Filmlerinde ezilen, hor görülen bir "Anadolu çocuğunun" otoriteye başkaldırısı vardır. Bu dönemde Çirkin Kral lakabını alır. Bu dönemdeki en önemli filmi Lütfü Akad'ın yönettiği ve kendisinin yazdığı "Hudutların Kanunu"dur. Bu dönem boyunca oyunculuğunu geliştiren Yılmaz Güney, abartısız ve yalın oyunculuk anlayışı bu dönemde artık oturtmuştur.

Yılmaz Güney, 1971 yılında Efraim Elrom'un öldürülmesinden sorumlu olan başta Mahir Çayan olmak üzere diğer Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi üyelerini sakladığı gerekçesiyle 2 yıl hapse ve sürgüne mahkûm edildi. Yılmaz Güney içeride kaldığı süre boyunca sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini o dönemde çıkarmaya başladığı Güney dergisinde yayınlamıştır.

1974'te cezaevinden çıktı. İki yıldan fazla cezaevinde kalan Yılmaz Güney aynı yıl "Arkadaş" filmini çekti. Yine aynı yıl "Endişe" adlı filmi çekerken Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu'yu öldürmekten tutuklandı ve 25 Ekim'de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan yargılamaların sonucu 13 Temmuz 1976'da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Beş yıl hapis yattıktan sonra 9 ekim 1981 tarihinde izinli olarak çıktığı Isparta Yarı Açık Cezaevinden yurtdışına firar etti. Yılmaz Güney'in hapisten kaçışı da filmlerini anımsatmıştır. Hapse girmeden önce çekmiş olduğu "Şeytanın Oğlu" filminde: bir günlük bayram izininde dışarı çıkan ve kayıplara karışan bir adamın hikâyesini anlatmıştır. Filmine benzer bir yaşantı tecrübe etmiştir. Bir günlük izin ile hapisten çıkan Güney, Antalya'nın Kaş ilçesinden Yunanistan'a bağlı Meis adasına, oradan da İsviçre'ye kaçmıştır. Daha sonra Fransa'ya geçer ve yaşamının geri kalanını orada geçirir.

Cezaevinde sinema ile olan ilgisi devam etti. Bu dönemde senaryolarını yazdığı ve Zeki Ökten tarafından çekilen "Sürü" ile yurt dışında ve yurt içinde büyük ilgi gören ve Şerif Gören tarafından çekilen "Yol" filmleri büyük ses getirdi. Cezaevindeyken GÜNEY adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardı. Yol'un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivali'nde ödül aldı. Yurt dışına kaçtıktan sonra Fransa'da "Duvar" filmini çekti. Güney'in, 1976 yılında Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde tanıklık ettiği, çocuklar koğuşunda çıkan ve tüm cezaevine yayılan bir isyanın sinemaya aktarıldığı "Duvar" onun son filmi olmuştur.

Son yıllarını Paris'te geçiren Güney, mide kanseri nedeniyle 9 Eylül 1984'te yaşamını yitirdi ve Paris'te toprağa verildi.
Gerçekten de, egemen güçlerin ve yardakçılarının, kendilerinden yana olanlarla olmayanları, en küçük kıpırtıda bile sezmelerine, ayırt etmelerine, gerekli gördüklerinde de cezalandırmalarına şaşmamak gerekir.
Yılmaz Güney
Sayfa 8 - İthaki - 1. Baskı - 2017
İlk 'komünist' sözcüğünü Dörtyol'da, bir duvar afişinde gördü. Ortaokula gidiyordu. Ağzından kırmızı alevler çıkartan bir ejderha resmi vardı afişte. 'Komünizm tehlikesi' yazıyordu üstünde. Komünizmi afişteki gibi bir şey sanıyordu.

Lise birde Yaşar Kemal'in 'İnce Memed'ini okudu. Hayran kaldı. Oysa Yaşar Kemal'e de 'komünist', roman içinde 'komünizm propagandası yapıyor,' diyorlardı.
"Bir daha böyle komünist kitaplar okuma," dediler ve Nihal Atsız'in kitaplarını verdiler.
Yılmaz Güney
Sayfa 55 - İthaki Yayınları
Gözleriydi karanfil,
O, eski bir türkünün, andıkça hüzün veren bir çağın karanfiliydi. Saksılarda karanfil, umutlarda karanfil, acılarda karanfil...
" Niye korkarlardı o kitaplardan , niye ?
Kitaptan korkan iktidarların ömrü ne kadar olur ?
Gerçekten korkan iktidar ne kadar yaşar ?
Ve onlar tarihe nasıl geçerler ? "
Yılmaz Güney
Sayfa 37 - İthaki Yayınları
Insanların isteklerine, niyetlerine bağlı değildi iyilik kötülük kavramı. Iyilik yaptığını sandığımız bir adama belki de yaptığımız özünde kötülüktür.
111 syf.
·2 günde·9/10
Çirkin Kral Yılmaz Güney, gerçek adıyla da Yılmaz Pütün. Kimine göre büyük bir sinema adamı, kimine göre iyi bir gözlemci, kimine göre komünist, kimine göre gerçek bir devrimci, kimine göre katil, kimine göre hapishane kaçkını, kimine göre vatan haini, kimine göre de büyük bir edebiyatçı iyi bir yazar. Benim için artık şu bir gerçektir ki, Yılmaz Güney, Türk devrim sinemasının öncü bir ismi iken bu kitabından sonra Türk edebiyatının artık güzel bir de yazarı olacaktır. 72 yılından itibaren Selimiye Cezaevi’ndeki geçirdiği süreç içinde deneyimlerinden kaleme aldığı Selimiye Üçlemesi’nin Hücrem kitabı hem içinde güzel cümleler barındıran etkili bir hikâye kitabı hem de kendi görüşünü, kendi deyimiyle sanat anlayışını anlattığı manifesto kitabı. Farklı bir kitaptı, ilk başlarda Yılmaz Güney düşüncelerini, mücadelesini, yetemediğini ama yetmeye çalışmalarını anlatırken, bu anlattıkları ile beraber birbirine çok güzel bağlayarak hücre günlerini de anlatıyor. Anlattığı hücreleri enlemesine, boylamasına ölçülerini anlatırken, ufak camının önünde yeni yetişmeye başlayan bir otu da anlatıyor, o ot parçasının bir mücadele göstererek büyümeye çalışmasını betimlerken maalesef o ot da büyür ise kendi camının, tek ışık kaynağını engelleyeceğini abartısız söylüyorum mükemmel cümlelerle betimliyor. Mücadele gösteren o ot büyümeli miydi acaba? Her girdiği hücrenin kendi hayatındaki kaçıncı hücresi olduğunu anlatırken, acaba ben bu hücrenin düşünen, sorgulayan kaçıncı hücresiyim diye de kendi kendine sorguluyor.

Hikâye kısımlarında biz okurlara Çirkin Kral mesaj veriyor, bir istekte bulunuyor. Herkesin kendini, bütün gizli ilişki ve yanlarıyla olumlu ve olumsuz yönleri ile düşünsün diye yazdığını belirtiyor. İki hikâyeyi de okurken, alabildiğince kendimizi düşünmemizi, en ince ayrıntılarımızı hatırlamaya çalışmamızı, kendimizle, geçmişte yaptıklarımızla hesaplaşmamızın ilk adımı olarak saymamızı istiyor. Üzülmekten, pişmanlıktan, ağlamaktan korkmamamızı istiyor. Bu durumlar için ilk adım olur mu olmaz mı bilmiyorum ama dediği durumlar için “bir adım” olacağı da kesin bir gerçektir. Kunduracı çırağı küçük Kadir’i okurken fazlasıyla kendinizden, çocukluğunuzdan bir şeyler bulacak ve düşüneceksiniz. Yer yer üzülecek belki de yer yer sinirleneceksiniz, tek bir şey olmayacak, o da güzel bir edebiyat hikâyesi okumanın haricinde keyif hissetmeyeceksiniz.

Bu güzel kitaptan sonra Yol, Duvar, Sürü, Umut, Ağıt ve Arkadaş filmleri de keyifle izlenir.
136 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Selimiye Üçlemesi bitti ama beni de bitirdi, üzdü, sinirlendirdi, huzursuz etti, yüreğe vicdana dokundu. Yılmaz Güney, Hücrem kitabında düşündürdü, sordu soruşturdu, üzdü, yer yer sinirlendirdi çoğunlukla da huzursuz etti. Salpa’da ise bunların seviyesini biraz daha arttırdı ve gümbür gümbür Salpa ile soruşturdu yaşadığımız gerçekleri, “Anlat be Salpa anlat” dedikçe sanki arka fondan “güm güm” diye sesler duyuldu, her bir cümlesi her bir sorusu gümletti sayfaları. Sanık kitabında ise Yaşar Yılmaz ile beraber bizleri çaresiz bıraktı, öyle bir üzüp huzursuz etti ki sinirlenmek istesek bile sinirlenemedik, ne geline ana diyebildik ne de oy anam oy desek de sesimizi duyurabildik. Yazmak istedik ama yazamadık, ne yazacağımızı bilemedik, ne yazabilirdik ki Yaşar, suçun yoktu ki senin.

Kitabı okurken yoruldum, Yaşar Yılmaz işkencelere maruz kaldıkça koskoca tarihimizin belki de tarihimizden de büyük koskoca ayıplarını okudukça utandım, kendimi hepimizi suçlu hissettim. Çoban Sülü ve Ecevit suçlu demek, onların suçlarının size atılmasının ayıbı ve Yılmaz Güney’in her huzursuz edici cümlesi ile beraber yıkıma uğrattı beni. Kanlı Pazar, Altıncı Filo olayları neden herkesin üstüne atılır Salpa diye Salpa’ya sormak istedim.

Yenildin be Yaşar, faşizme karşı dik duruşuna rağmen yenildin, hâlbuki bu zulmün yenilmesi gerekiyordu ama elbet olacak Yaşar elbet bu da olacak, hücrene, hücrendeki duvara boşuna yazmadılar o yazıları, sakin ol arkadaş sen paniğe kapılma. Zafere kadar savaşacağız ve zulüm mutlaka yenilecektir.
416 syf.
·Puan vermedi
"Bir gece yatıyorduk, uyandırdı bizi. Ben gidiyorum arkadaşlar, dedi. O gün Durmuş Ağa horoz için azarlamış onu, bir güzel de dövmüş sonra. Buna içerlemiş çocuk. O gece gitti. Giderken de dedi ki: Ben, dedi, bir gün bu Yenice'ye döneceğim, diyar diyar gezeceğim, iyi bir horoz bulup alacağım, dedi. Horoz alacakmış da Durmuş Ağa'nın horozunu dövdürecekmiş. Böylece öç alacakmış..."(#54989704)
Kitapta ilk başkaldırıyı başlatan Arap Seyfi oluyor. Bu yalnızca bir başkaldırı değil. Köylünün içinde biriktirdiği isyan, bir horoz kadar değer görmeyen köylünün feodaliteye isyanıydı...
Fakirliğin, ezilmişliğin büsbütün dünyaya egemen olan zulmün yaktığı yürekleri en derine kadar hissediyoruz... Fakiriz, ama gururluyuz klişesinin aslında kullanıldığı kadar basit bir cümle olmadığını, o gururu kalbine kadar hissettiren kitap yer yer bunu kimi cümleler ile açıkça anlatıyor "Sana yalan gelir, dışarda boş tencere kaynattım, el derdimizi bilmesin, yiyecekleri yok da aç yatıyorlar, demesinler diye..."(#54988910) Dışarıda el laf etmesin diye boş tencere kaynatmak?! Bir gün bizde nasiplenebilecek miyiz bu gururdan?...

"Dört duvarlı, basık tavanlı bu yeryüzü bölüntüsünde kişiler kendi paylarına düşen eskimeyi hiç farkında olmadan zamana bırakıyorlardı. Durdukları yerde eskiyorlar, azar azar tükeniyorlar, azar azar ölüyorlardı. Ve günün birinde de, hayatlarını büsbütün, birkaç kişinin anısına dağıtıp bu dünyadan çekilip gideceklerdi."(#55132197)
Belki de kitabın tüm mesajı bu bölümdeydi. Bize vermek istediği mesaj, bilinçlenin diyen mesaj bunda gizliydi...

Aslında ben hala incelemeye nerden başlayacağıma karar veremiyorum, o kadar dolduruyor ki insanı bu kitap... Halil'i mi, Emine'yi mi, Osman Emmi'yi mi, Kamber'i mi oğlu Remzi'yi mi, Seyfi'yi mi?... Hangi karakter üzerinde yoğunlaşsam karar veremedim bile... Çakal diye tabir edilen Omar karakteri bile o kadar doldurdu ki içimi... Halime'sinin kanına giren, Emine'nin kanına giren ağa oğlu Selim'i öldüren, intikamını alan, başkaldıran Omar, yalnızca bir ırz düşmanına değil aynı zamanda ağalara da başkaldırmıştı... Selim'i öldüren Omar'ın "Bundan gayrı boynum bükük değil." demesi, bize daha ne kadar açık mesaj verebilir bilemiyorum...

Bir horoz yüzünden Ağa'dan azar işiten, dayak yiyen, Ağa'nın horozunu yenecek bir horoz bulmak için, intikamını almak uğruna köyden ayrılıp 5 yıl çalışıp didinen Seyfi'ye ne demeli peki? Halil'in, Emine'nin kurtuluşu, köylünün uyanışı Seyfi'nin bu gururlu hırsı sayesindedir. Bir horozun bu kadar anlam taşıması oldukça tuhaf bir üzüntü veriyor bizlere...
Kamber Dayı'nın Remzi'yi okutma çabası, ağaların Kamber'i oğlunun yanında rencide etmesi,"Bizim de ciğerimiz var" demesi, gözü dolmuş Kamber'in oğluna teselli vermesi, Remzi'nin okul için saatlerce yol yürümesi, umudun ne olduğunu açık bir dille anlatıyor: Okumak!...
Nihayetinde Ağa'sının bunca zulmüne dayanamayıp oğlunu okutabilmek için köyü terkeder Kamber.
Osman Emmi'ye değinmeden edemeyeceğim, sen ne güzel bir detaysın... Aliye'sine kavuşamayıp hastalığına yenik düşüp ölen Hıdır'dan sonra Eski ve tek dostu Kamber'in ayrılışını kaldıramayan kalbi oracıkta pes eder... Dostunun ayrılışına dayanamayıp can vermek, ne bileyim dokunuyor işte...

Ve gelelim en çok ismi geçen karakterlere...
Halil ve Emine... Babası Mahmut'un deyişiyle talihsiz Emine, boynu bükük Emine...
Boynu bükük kelimesi 30'dan fazla geçiyor kitapta... Hatta o kadar geçiyor ki bir bölümde taşın bile boynu bükük, denilir...
Yılmaz Güney, diğer yazarlar gibi baş karakteri kusursuz göstermiyor hatta yeri geldiğinde Halil'in saçma davranışlarına sinir oluyorsunuz. Aslında bu durum bile Yılmaz Güney'in "köylü"yü ne kadar gerçekçi anlattığını gösteriyor. Diğer yazarlar gibi alışılagelmiş köylü profilini çizmiyor veya yüceltmiyor... Taa içinden ve en gerçekçi haliyle anlatıyor. İki sevdalı var işin içinde zaten sevda araya karıştı mı her şey değişiyor... Kamber Dayı'nın da Halil'e dediği gibi "Bu sevda bahar gibidir Halil'im; adama her yan güllük gülistanlık görünür, kokulu görünür, hoş görünür. Adamı esrik eder, mahveder. Bir de bunun yazı var, kışı var. İnsan ömrü hep bahar değildir yavrum..."(#55032839) Ki hep baharı yaşamadı bu sevda...
Ama Emine, sen ve sadakatin; bir kadının sevgi konusunda erkeği nasıl ezip geçtiğini o kadar açık ediyorsun ki, hemcimsenden iyice nefret ettirdin, utandırdın... Hem ne demiş atalarımız "Jin heye ji sed mêrî çêtir e"... Yani, kadın vardır yüz erkeğe bedel... Sanırım atalarımızın kastettiği kadın profili sensin. Çalışamayan babası yerine 3 erkek kadar çalışan, sevdasında emeğinde, direnişinde bu kadar yiğit olmak... Kadın nedir sorusuna iyi bir cevapsın. Erkeklere de, tabiri caizse odun Halil'e de bir tokatsın... Her şeye rağmen Halil'den vazgeçmeyen sevdiği kişinin içi rahat etsin diye ölümü bile göze alabilen bir varlık. Halil belki
"Ama ölsem ağlarsın değil mi Halil?" soruna cevap vermedi ama ağlattın bizleri be...
Halil'i de yabana atmayalım tabi yetim ve öksüz Halil Kadir Ağa'nın elinde büyümüş bir Halil elbette kolay vazgeçemiyordu kendisini büyüten ağadan... Zaten kimse eceliyle ölmemiş Halil'in soyundan(#55106596) anası kurtarmış... Yıllar sonra ailesinden tek kalan Halil'i de öldürmeye gelirler, Halil merttir gelen iki kişiyi de yaralayıp içindeki intikam hırsını az da olsa dindirmiştir. Cesurdur Halil... Zaten isyan kanında varmış. Ağa'nın tecavüzcü oğlu Selim uzun atlama yarışında hava atarken köylüye, Selim'e meydan okuyup kazanan Halil kendini iyice ele vermişti bu konuda...

Aliye'ye vurulan Hıdır, sen de Emine gibi sevgine sadıktın, Aliye'ye hiç mi hiç bu sevgini haketmedi...
Emine'ye sonradan vurulan Ali, sen de çok güzel sevdin...
Ve Seyfi...
Ne güzel bir anda çıktın sen... Elinde kel horozla intikam almaya gelmiştin 5 yıl aradan sonra, horozu için seni döven Ağa'dan... Ama gel gör ki Ağa'lık ya bu feodalite ya bu, intikam alabilmen için bile para ortaya atman gerekti. Belki de o an tüm hevesin kırıldı ama köylü uyanmaya başlamıştı. İntikamını alman için kendi aralarında para biriktirmeleri bir uyanışı temsil ediyordu...
Bir horoz ne kadar etki edebilir bir hayata demeyin. Çok etkiler... Hele ki bu hayat fakirliğin, ezilmişliğin pençesindeyken... İnancın, azmin ne olduğunu, neler getirebileceğini iyi anlattın bize...
Horozun ve inancın tüm köylüye umut, Halil ve Emine'ye yol oldu... Yıllar yılı ağaların elinin altında yaşayan köylüler bir horoz ile uyandı...
Bir horoz kadar değeri olmayanlar günü gelecek size hakettiğinizi verecek elbet...
Umutla...

İncelememi daha fazla uzatıp sizi sıkmak istemedim. Çok fazla eksiltili cümleler kurduğumun ve spoiler verdiğimin farkındayım, ama inanın sizi dopdolu hissettirecek duygu seline kaptıracak bu kitabı okuyunca bana hak vereceksiniz. Cezaevinde 16 aylık bir sürede yazdığı bu roman ilk romanı olmasına rağmen bu kadar etkileyici yazabilmesi, inandırıcı olması oldukça şaşırtıcı. Ki zaten Yılmaz bu kitabı nasıl yazdığını şu sözlerle dile getirmişti:
"Boynu Bükük Öldüler, Nevşehir Cezaevi’nde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayak ucuma çeker, ayaklarımı altına sokar, uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım.”
Kitabı okurken biz de canlandırıyoruz bu insanları gözümüzde, biz de yaşıyoruz...

İncelememi hayranı olduğum ve idol gibi gördüğüm Yılmaz Güney'i bir diğer adı Çirkin Kral'ı överek bitirmeye kalkışmak isterdim ama bu sonunu getiremeyeceğim kadar uzun sürerdi. İncelemem elbette bu kitabı dile getirmeye yetmeyecek eksikliktedir. Hatalarım vardır eksikliklerim vardır mutlaka. Bunun için af buyrun. Seni unutmadım, unutturmayacağım Çirkin Kral. Ruhun şad olsun...
Şuraya da sizler için Yılmaz Güney'in sevdiğim bir şiirini bırakıyorum. Hoş kalın, özgür kalın...

"Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin...
Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan...
Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır...
Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
Damla damla birikiyor insan.
Damla damla sevgili...
Bir gün akıp gideceğiz hayata...
Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur...
Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde."
208 syf.
·18 günde·10/10
20 sinde gencecik bir kadın, daha küçücük bir bebek ve bütün inancıyla umutlarla dolu ne olursa olsun pes etmeyen bir adam...Türk sinemasına muhteşem solukları getirirken demir parmaklıklar arasındaydı. Dışarda onu bekleyen karısı anası çocukları vardı. Ne olursa olsun umudunu yitirmedi her mektubunda karısına boyun eğmeden yaşamanın , güçlü olmanın, umudu yeşertmenin öneminden bahsetti. Dört duvar arasında okudu okudu okudu, yazdı yazdı yazdı, üretti. Ona demir parmaklıklar taş duvarlar engel olamadı.
Karısını çok sevdi onca sıkıntının içinde ona duyduğu o güzel aşkı o kadar güzel anlatıyor ki mektuplarda.ağlamamak elde değil o satırları okurken. Biz ise en ufak bir olumsuzluk karşısında yıkılırken insanlar sonu belli olmayan dört duvar arasında sıkışmış kalmış durumda bile bu kadar umutlu güçlü dimdik inançla inatla kalabilmiş. Keşke daha önce okusaydım keşke... Dediğim bir kitaptı.
104 syf.
·3 günde·9/10
Selimiye Üçlemesi’nin ilk kitabı Hücrem’in son satırında ismini öğrendiğimiz Memet Salpa’nın, çocukluğunu, büyümesini, İstanbul’a gelişini ve İstanbul’da yaşadığı zorlukları, sorularını ve bulduğu cevapları okuyoruz. Yılmaz Güney bu kitapta Hücrem’de üzdüğünden daha fazla, huzursuz ettiğinden daha fazla etki ediyor. Kitap boyunca depresyona girme ihtimali bir hayli yüksek. Kitap kısa ama derin, edebi değeri ise yüksek cümlelerle donatılmış.

Salpa, Yılmaz Güney'in de dediği gibi kendine yansıyan savaşın en amansızını kendi içinde verecekti. Yeni ile eski, değişenle değişmeyen, gelişenle direnen arasında olan savaşı. İki tarafın da kaybettiği değil mağlup ve galip tarafın olduğu bir savaş. Salpa’nın kendi kendisine yaptığı cunta da diyebiliriz. Salpa, sen savaşın, bireysel küçük bir alanısın, senin savaşının ne olduğunu bilmen lazım, senin savaşın reform mu yoksa devrim mi Salpa? Ben karar veremedim senin savaşına.

Salpa ile kitap boyunca konuşuyoruz ve Yılmaz Güney vasıtası ile ona sorular soruyoruz. Konuş be Salpa konuş, anlat içindekileri, yüz iki sayfa yetmez senin içindekilere, daha çok sorgula sen, daha çok soru sorulsun sana, daha çok konuş sen. Görebildiğin, duyabildiğin her şey seni etkiler mi Salpa? Gördüklerin, duydukların hatta düşündüklerin bilinçaltında birikir mi? Farkındasın Salpa sen, bizler de farkındayız, boşa korkmuyorsun sen hatta kimse boşa korkmuyor ama doğru mu yapıyoruz Salpa? Her gün ayrı bir sorundur. Korku olması mı lazımdır yoksa korkuyu yenip içimizde hep cesaret mi olmalıdır Salpa? Ne de güzel anlattı sana Hamal Ismayıl korkuyu ve cesareti. Keşke daha çok konuşsaydı Hamal Ismayıl değil mi Salpa? Ben de senin gibi şaşırdım bir hamaldan nasıl olur da böyle güzel sözler çıkar diye, yoksa önyargılı mı davranmıştım ben de? Hakkımızı aramak bu kadar zor mu Salpa, burada anayasa da yoktur, babayasa da yoktur, sadece “sopayasa” vardır diyen polise bir iki çift laf etmek gerekmez mi Salpa? O polisin yaptıklarına karşı hak aramak gerekmez mi Salpa? Anayasa içinden madde on dört, madde otuz bir, hatta madde altmış ikiyi okuduktan sonra bir şeyler yapmak, hakkımızı aramak neden bu kadar zor ki Salpa? Neden bunları yapmaktan bu kadar korkarız? Kim korkutur? Neden korkutur? Niçin korkutur? Küçükken cinden, periden, öcüden, hortlaktan, sana şeker verilirse sakın alma denilen adamdan, çocuk kaçıran çingeneden olan korkularımız biz büyüyünce devlet işleri, memur, zabıta, bekçi, inzibat, polis ve asker mi oldu Salpa? Korku olması gereken bir his ama bizim bunlardan korkmamız gerekiyor mu gerçekten Salpa, neden bunlar korku unsuru hiç düşündük mü acaba? Sorulacak çok soru var Salpa ama o sorulara sen, Kıvırcık ve Hamal Ismayıl cevap verir mi, cevap verirse ne olur hiç bilmiyorum Salpa.

Neler yapacaksın Salpa yeni kitapta çok merak ediyorum, Kadir ile nerelere gideceksin acaba? Kitabın adı da Sanık’mış be Salpa ve bu isim beni korkuttu. Korkmam gerekir mi bilmiyorum Salpa? İlk kadını neden orada tanıdın Salpa, kimsin sen, nesin sen? Vatizdiz? Soyadın gibi gevşek, iş bilmez tembel biri misin?

Ah be Salpa çok çektin, çok üzdün ve huzursuz ettin. Yılmaz Güney belki benim kadar soru sormamıştır sana ama merak ettirdin be Salpa. Hidrojen atomunda nötron yoktur be Salpa.

https://www.youtube.com/watch?v=1lwejdOrlro
168 syf.
·Puan vermedi
Üniversite yıllarında okuduğum bir kitaptı. Tabi bir Yılmaz Güney hayranlığı olmakla birlikte kitabın ismi daha da cezbetbi beni ve içimdeki okuma isteğini daha da arttı. UMUT az-cok herkesin tanımını yapabileceği bir kavram. Hatta hepimizin yaşam kaynağı belkide. Hep bir şeyler umut ederek yasamazmiyiz zaten. Ancak umut doğru şekilde ansalasilmazsa adeta bir hastalığa dönüşebilir. Bu konu üzerine şekillenen bir kitap. Kitap olarak çok fazla bir şey söylemeyeceğim ancak bu tür kitaplar genellikle yazarlarının siyasi duruşundan ötürü sanki hak ettiği yere gelemiyor glbl.

Önyargısız okumalar...
416 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
“ Herkesin özlediği, düşlerini kurduğu bir şehir vardır”

Diye bir ithafla başlar Yılmaz Güney.

Yazarın bu cümleyi kurmasının nedeni somut yaşantıda kendisine dar gelen, sınırlandıran, baskının, zorbalığın, yokluğun, sefaletin hüküm sürdüğü bi coğrafyada yaşamış olmasıdır diye düşünüyorum. Zaten bunun içindir ki başka şehirlerin düşünü kurar insanlar.

Romanda kendisini ağaların baskından kurtaramayan bir “ Halil ” ve tek hayali Halil'le birlikte olmak olan ve bunun için başka şehirlerin düşünü kuran bir “ Emine” vardır. Irgat Emine, yırtık fistanlı Emine, anne ve babasını kışın geçim sıkıntısından kurtarmak için 3 pamuk hatını birlikte götüren Emine, tecavüze uğramış Emine, tanıdıkları tarafından Oruspu olarak çağrılan Emine, boynu bükük Emine...

Bir de Halil var dedik ya. Namusunu kadının bakireliğinde gören Halil, kalacak yeri olmadığı için ahırda uyuyan Halil, öksüz Halil, oruspu olarak gördüğü Emine'ye olan sevdasını bir türlü yenemeyen Halil, boynu bükük Halil...

Ağalarımız da vardır. Hiç eksik olurlar mı? !!!
Toplumdan topluma adları değişir yalnız; zengin , sömüren, diktatör, başkan... Adları değişir ama zulümleri değişmez, sahip oldukları köylerin, şehirlerin adları değişir ama paraya olan sevdaları değişmez

Köylülerimiz vardır bi de. “Lan bu köylü sözünü kim bulmuş? Adımız köylü ama kendimiz esiriz” der köylülerden biri romanın bir yerlerinde, evet esirlerde vardır...

Kitapta genel olarak köylülerin ağalar tarafından nasıl sömürüldükleri, köylülerin kendi aralarındaki ilişkileri, “ okuyacağım, adam olacağım, babamı ve anamı el kapılarından kurtaracağım ” diyen okulu kurtuluş olarak gören köy çocuklarının okuma aşklarını, birbirlerine deliler gibi vurgun ama toplumun ahlak anlayışından dolayı hep birbirlerine hasret kalan sevdalıları... Boynu Bükükleri anlatır.

Tabi son olarak “Direniş” vardır. Yaşamın tek galibi olan “ Berxwedan” vardır...

Okuyunca Yaşar Kemal havasının esintisini hissedeceksiniz...
DENİZ
DENİZ Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz'u inceledi.
280 syf.
·Beğendi·10/10
Çocuklar ve kadınlar her dönem heryerde acı çeken taciz edilen işkence edilen , Yılmaz Güney bu kitabında cezaevindeki çocukların nasıl işkenceye tacize kısacası zulmün her türüne nasıl maruz kaldıklarını okuyucunun beynine kazıyarak resmediyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Yılmaz Güney
Tam adı:
Yılmaz Güney Pütün
Unvan:
Türk Sinema Oyuncusu, Yönetmen, Senarist ve Yazar.
Doğum:
Yenice, Adana, Türkiye, 1 Nisan 1937
Ölüm:
Paris, Fransa, 9 Eylül 1984
Babası Siverekli Zaza, annesi ise Vartolu bir Kürt olan Yılmaz Güney, özellikle Çirkin Kral dönemi sonrasında çektiği ve önemli bir sinemacı olarak kabul edilmesini sağlayan Cannes ödüllü Yol, Sürü, Umutsuzlar gibi filmleriyle tanınır.

Yılmaz Güney'in gerçek adı Yılmaz Pütün'dür. Kendi ifadesine göre Pütün kırılması zor sert meyve çekirdeği demektir. 1937 yılında, köylü bir ailenin iki çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Babası Siverek Desman Köyü'nden olup Annesi Muş'un Varto ilçesindendir. Kendisi Adana'da büyümüş ve Adana birçok filmine konu olmuştur. Adana'da bir süre Kemal ve And Film şirketlerinin bölge temsilcisi olarak çalıştı. Üniversite okumak üzere İstanbul'a gitti ve Atıf Yılmaz ile tanıştı. Bu süreçte bir yandan da hikâyeler yazıyordu. Daha sonra Atıf Yılmaz'ın da desteğiyle sinemada çalışmalarına başladı.

Yılmaz Güney, 1959 yılında Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğini yaptığı "Bu Vatanın Çocukları" ve "Alageyik" isimli filmlerin hem senaryosunu yazar hem de filmlerde rol alır ve oynar. "Karacaoğlan'ın Karasevdası"nda da yönetmen yardımcılığı yapar. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Yılmaz Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkûm olur.

İki yıl sonra tekrar kaldığı yerden devam eden Yılmaz Güney, o dönemde daha çok macera filmleri çeker. Filmlerinde ezilen, hor görülen bir "Anadolu çocuğunun" otoriteye başkaldırısı vardır. Bu dönemde Çirkin Kral lakabını alır. Bu dönemdeki en önemli filmi Lütfü Akad'ın yönettiği ve kendisinin yazdığı "Hudutların Kanunu"dur. Bu dönem boyunca oyunculuğunu geliştiren Yılmaz Güney, abartısız ve yalın oyunculuk anlayışı bu dönemde artık oturtmuştur.

Yılmaz Güney, 1971 yılında Efraim Elrom'un öldürülmesinden sorumlu olan başta Mahir Çayan olmak üzere diğer Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi üyelerini sakladığı gerekçesiyle 2 yıl hapse ve sürgüne mahkûm edildi. Yılmaz Güney içeride kaldığı süre boyunca sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini o dönemde çıkarmaya başladığı Güney dergisinde yayınlamıştır.

1974'te cezaevinden çıktı. İki yıldan fazla cezaevinde kalan Yılmaz Güney aynı yıl "Arkadaş" filmini çekti. Yine aynı yıl "Endişe" adlı filmi çekerken Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu'yu öldürmekten tutuklandı ve 25 Ekim'de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan yargılamaların sonucu 13 Temmuz 1976'da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Beş yıl hapis yattıktan sonra 9 ekim 1981 tarihinde izinli olarak çıktığı Isparta Yarı Açık Cezaevinden yurtdışına firar etti. Yılmaz Güney'in hapisten kaçışı da filmlerini anımsatmıştır. Hapse girmeden önce çekmiş olduğu "Şeytanın Oğlu" filminde: bir günlük bayram izininde dışarı çıkan ve kayıplara karışan bir adamın hikâyesini anlatmıştır. Filmine benzer bir yaşantı tecrübe etmiştir. Bir günlük izin ile hapisten çıkan Güney, Antalya'nın Kaş ilçesinden Yunanistan'a bağlı Meis adasına, oradan da İsviçre'ye kaçmıştır. Daha sonra Fransa'ya geçer ve yaşamının geri kalanını orada geçirir.

Cezaevinde sinema ile olan ilgisi devam etti. Bu dönemde senaryolarını yazdığı ve Zeki Ökten tarafından çekilen "Sürü" ile yurt dışında ve yurt içinde büyük ilgi gören ve Şerif Gören tarafından çekilen "Yol" filmleri büyük ses getirdi. Cezaevindeyken GÜNEY adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardı. Yol'un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivali'nde ödül aldı. Yurt dışına kaçtıktan sonra Fransa'da "Duvar" filmini çekti. Güney'in, 1976 yılında Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde tanıklık ettiği, çocuklar koğuşunda çıkan ve tüm cezaevine yayılan bir isyanın sinemaya aktarıldığı "Duvar" onun son filmi olmuştur.

Son yıllarını Paris'te geçiren Güney, mide kanseri nedeniyle 9 Eylül 1984'te yaşamını yitirdi ve Paris'te toprağa verildi.

Yazar istatistikleri

  • 424 okur beğendi.
  • 961 okur okudu.
  • 35 okur okuyor.
  • 589 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları