Psikopat, insani değerler olarak adlandırılabilecek en temel gerçeklere ve verilere yabancıdır; bunları anlayamaz. Edebiyat ve sanatın büyük eserlerinde ortaya konan trajediye, neşeye veya insanlığın acılarına en ufak bir ilgi duymaz. Ayrıca bu gibi konularla gerçek hayatta da ilgilenmez. Güzellik, çirkinlik,iyilik ve kötülük, sevgi, korku ve mizahın anlamı onun için tamamen yüzeyseldir; onun duygularını harekete geçirmez... Dahası, diğerlerinin duygulandıklarını fark etmekten de acizdir. Keskin zekasına rağmen, şnsmai duygulara karşı adeta renk körüdür. Bilinç yörüngesinde, karşılaştırma yaparak anlamlandırmasını sağlayacak benzer bir şey bulunmadığından bu duyguların onlara izahı da mümkün değildir. Olsa olsa sözcükleri tekrar edip üstünkörü anladığını söylebilir. Anlamadığını fark etmesini sağlamanın bir yolu yoktur.
Modern nörobilimin söylediklerini birkaç yüzyıl önceden öngörmüştü. Bir başka deyişle, deliliğin sinirsel tsunamisi, mantığın kristal kıyılarını kıyamet yerine çevirecek diye bir şey yoktu. Aynı anda hem aklı başında hem de dengesiz olabilirdiniz.
"İrade," diye devam ediyordu, "gayet aklıselim insanlarda bile tsyıbdha çıkmış olabilir... İrade, arzuların emrinde, şeytani eylemlerin istemsiz aracına dönüşebilir."
1801'de Phillippe Pinel adlı bir Fransız hekim, bir adamın soğukkanlılıkla ve gayet sakin bit şekilde önündeki köpeği öldürene kadar dövdüğüne şahit oldu. Bunun üzerine defterine manie sans delire diye not düştü. Pinel, aynı yok içinde bu sendromun günümüzde dahi oldukça doğru kabul edilen özenli ve kapsamlı merhaba bir dosyasını derledi. Söz konusu sahış, yaptıklarından hiçbir suçluluk duymamış olması dışında diğer yönlerden tamamen aklı başında görünüyordu. O dönemden beri psikopatlarla karşılaşanların çok yerinde bulduğu bir tanımlamayla, "delirmemiş deli" idi. Manie sans delire.