"İrade," diye devam ediyordu, "gayet aklıselim insanlarda bile tsyıbdha çıkmış olabilir... İrade, arzuların emrinde, şeytani eylemlerin istemsiz aracına dönüşebilir."
1801'de Phillippe Pinel adlı bir Fransız hekim, bir adamın soğukkanlılıkla ve gayet sakin bit şekilde önündeki köpeği öldürene kadar dövdüğüne şahit oldu. Bunun üzerine defterine manie sans delire diye not düştü. Pinel, aynı yok içinde bu sendromun günümüzde dahi oldukça doğru kabul edilen özenli ve kapsamlı merhaba bir dosyasını derledi. Söz konusu sahış, yaptıklarından hiçbir suçluluk duymamış olması dışında diğer yönlerden tamamen aklı başında görünüyordu. O dönemden beri psikopatlarla karşılaşanların çok yerinde bulduğu bir tanımlamayla, "delirmemiş deli" idi. Manie sans delire.
(...) Bu sefer özgür irade tartışmasının temel metafizik oyuncularından biri olarak çıkar karşımıza. Acaba, diye merak ediyordu o çağdaki filozoflar ve doktorlar, ahlak kurallarını hiçe sayanların bazıları, diğer suçlulardan farklı olarak, eylemlerinin sonuçlarını ablayamadıkları için mi böyle kötüler?
Ama bu diğerlerinin ne düşündüğünü öbemsememe özelliği, aynı zamanda kahramanlık ve zihinsel dayanıklılığa da zemin hazırlıyor - cesaret, dürüstlük ve erdemlilik gibi vasıflara. Örneğin alevler içindeki binaya dalıp içindekilerin hayatını kurtarma ya da şişman birini köprüden itip trenlerin önünü tıkama becerisini kazandırabiliyor.