“Herkesin kendine yabancılaştığı şu kaypak çağda kendime kaçmak nasıl yabancılaştırmasın beni insanlardan? Kendime kaçıyordum ama neydi kaçtığım; herkes mi, yoksa herkesleştiren bu topluluk ihtiyacı mı? Kulaklarımı sağır eden şu dijital gürültüden de tiksiniyorum, yitirilmiş benlik algılarından; çevremin, dünyadaki yerini tayin edemeyişinden…
Ve aynı kelimeleri konuşmuyorduk, aynı sesleri işitmiyorduk sözcüklerin özlerinden. Ben bu yabancılaşma gafletinde kendi yerimi tayin etsem neye yarar – dünya yerimi yadırgadıktan sonra?”
Buket! Adını biliyorum artık. Kendisi, ruhunu teslim edercesine tevdi etmemiş miydi isminin güzelliğini? Buket derken nasıl da kıvrımlarla dökülmüştü dudakları! Yüzüne yansıyan bir şafaktı sözcükleri ve dudaklarından dökülürken güneşi taşıyordu – neşeyle terennüm eden sesi.