-Onu bunu bırakta ne zaman konuşmayı planlıyorsun?
-Oğlum mahvolur kızın hayatı. Sonu belli olmayan görevlere gidiyoruz. Ne olacağımız belli değil. Niye onu gözü yaşlı bırakayım arkamda?
Ziya Mustafa’ya yönelip, tatlı sert bir ifadeyle içinden geçenleri döktü tek tek.
-Hıh… Biz o zaman kaçırdık değil mi şehadeti? Senin, benim, Volkan’ın, Yavuz abinin, Atıf Baba’nın, diğerlerinin gittiği görevden geri dönmek için kesin hayat garantisi var mı? Bırak bizi, inançlı olsun-olmasın, kul olarak kimsenin 5 dakika sonrasına yaşam garantisi var mı? Yolda giden adamın başına düşen saksı hayatının sonu oluyor. Belki bir kavga, belki zehirlenme… Onun bekleyeni ağlamayacak değil mi? Öleceğini bilse geçer mi adam ordan? Hem hemen şehit olurmusun, olur muyuz?... Onun da bir garantisi yok. Bu meslek gönül işi ama şehadet nasip işi devrem. Ben de evliyim. Evlenmese miydim? Ben de istemez miyim şehadeti? Şehadet bana nasip olsa sevdiğim kadın ağlayacak evet. Ama ben ona, beni dualarla göreve gönderdiği için, her zaman yanımda olduğu için, can kulağıyla derdimi dinlediği için, ne yapsam “bir bildiği vardır” dediği için, bana sonuna kadar güvendiği için, güleryüzünü esirgemediği için şefaatçi olacağım. Onsuz bir cennet düşünemiyorum. Hem şehitlerimizin hepsi bekâr mıydı? Askeri polisi kadını erkeği ayırmaksızın şehit olmadı mı önden gidenler? Onların da bekleyeni yok muydu? İnan onlar da istemezdi kimseyi gözü yaşlı bırakmayı? Neden sevmeye sevilmeye layık görmüyorsun kendini? Neden o değil belki başkası senin yanında olmasın? Neden bir kalbin en güzel yerinde olmak istemiyorsun? Operasyona gitmekten korkmuyorsun, O farelere esir olmaktansa, bulunduğun yeri bombalatmaktan çekinmezsin, bundan da korkmuyorsun, ama bir kalbe girmekten korkuyorsun. Öyle mi usta? Bence sen bir düşün. Bu kızı