Dünya, tam ağzımıza layık tek bir büyük nesnedir, kocaman bir elma, kocaman bir şişe, iri bir memedir; biz, meme emen çocuklarız, sonsuz beklentileri olan, hep umut besleyen ve sürekli düş kırıklığı çeken kişileriz. Doğum sürecimiz annenin memesinde sonlanırsa, hiçbir zaman memeden kesilmezsek, aşırı büyümüş bebekler olarak kalırsak, alıcı yönelimin ötesine asla geçmezsek, düş kırıklığı çekmekten başka bir seçeneğimiz olur mu?
Böylece insanlar kaygıya düşer, aşağılık, yetersizlik, suçluluk duygusuna kapılırlar. Cansız gibi yaşadıklarını, yaşamın kum taneleri gibi avuçlarından kayıp gittiğini hissederler. Edilgin olarak sürekli içine almaktan kaynaklanan dertleriyle nasıl başa çıkarlar? Başka bir edilginlik biçimi olan, deyim yerindeyse sürekli dışarıya saçarak, yani konuşarak. Otorite ve tüketim olgusunda görüldüğü gibi, burada da, bir zamanlar üretken olan bir fikir tam karşıtına dönüşmüştür.