Kendimi şu düşünceyle avutabilirdim: nihayetinde benim durumum bariz ve yaygın bir durumdu ve bu da herkesçe çok iyi bilinen bir olayı yani başkalarının kusurlarını kolayca fark ettiğimiz halde, kendimizinkileri görmekte zorlandığımızı bir kez daha kanıtlıyordu.
Birçok yolun daha ilk adımlarında kalakalmıştım, ruhum bir sürü dünya ya da bir sürü çakıl taşıyla doluydu, zaten hepsi aynı kapıya çıkıyordu. Ancak benim önüme geçip de bütün yolu katedenlerin aslında benden daha fazlasını bildiklerini hiç sanmıyordum. Genç atlar gibi yiğitlik taslayarak benim önüme geçmişlerdi kuşkusuz ama sonra, yolun sonunda bir yük arabası bulmuşlardı: onların yük arabasıydı bu; sabırla bağlanmışlardı ona ve şimdi onu peşlerinden sürüklüyorlardı. Ben hiçbir yük arabasını çekmiyordum ve bu yüzden de ne dizginlerim ne de at gözlüklerim vardı; kesinlikle onlardan daha fazlasını görüyordum ama gitmeye gelince, nereye gideceğimi bilmiyordum.