Gelenek ancak insanla yaşar. Yaşamak zamanın kırık dökük hayaletlerini yapıştırmakla bulur yerini. İnsan toplumsala borçlu olarak adım atar hayata. Yaşamı boyunca toplumsal olandan kopamaz. Gelenek tek başına yaşanamayacak kadar toplumsal olana içkin bir fenomen olarak çıkar ortaya. Teklik bir yana, gelenek; insan fertlerinin bir araya gelmesi, bir topluluk, bir terkip oluşturması ve belli başlı amelî / nazarî değerleri mirasa dönüştürmesiyle çıkar meydana.
Bu üç düşünür bugün dahi geçerli olan şu soruları ortaya atmışlardır. Compte'un sorusu şudur: «Belirli alanlarda ilmi ve teknik metotlarla hareket ediyoruz. İlim çağında, dini inanç birliğini yeniden meydana getirmek nasıl mümkündür?» Tocqueville'in sorusu: «Eşitlik eğiliminde olan bütün modern batı toplumlarında eşitliğin sosyal ve
siyasi tabiatı ne olacaktır?» Marx'ın sorusu: «Üretim araçlarına sahip olanlarla işçilerin birbirine muhalif olmalarının esaslı bir ihtilaf sebebi olmasıyla sınıf mücadeleleri sanayi toplumunun kalbine yerleşmiştir. İktisadi ve sosyal seviyede bir birlik meydana getirmek hangi şartlarla mümkündür?" Compte, Marx ve Tocqueville, her üçü de XIX. asrın ilk yarısındaki tarih felsefesine sahip çıkmaktadırlar. Her üçü de tahlilini yaptıkları meselelere karşı çıkılamıyacağına inanmışlardır. Tocqueville'e göre demokratik hareket önlenemez. Compte'a göre, teolojik inançlar ve geleneksel dinlerin çöküşü durdurulamaz. Ve nihayet Marx'a göre, giderek hızlanan sınıf mücadelelerine karşı durulamaz.
"El emeğinin gerektirdiği beceri ve çaba ne kadar az olursa, yani modern sanayi ne kadar gelişirse, erkek emeği kadın emeği tarafından o kadar çok ikame edilir."
Terapötik bakış açısı, bir dizi faktör sayesinde, faillerin mikro pratiklerinde sahneye konan kültürel bir yap hâline gelmişti: psikolojik teorideki içsel değişimler; terapötik söylemin devlet içerisinde kurumsallaşması; psikologların giderek artan toplumsal otoritesi; sigorta şirketlerin ve ilaç sanayilerinin patolojiyi ve terapiyi düzenlemedeki rolü ve psikolojinin sivil toplumdaki çeşitli failler tarafından kullanılması. Bütün bu faktörler, terapinin, birincil görevi biyografinin uğradığı muhtelif kesintileri (örneğin, boşanma, yas, işsizlik), (ekonominin ve kültürel alanın arta karmaşıklığı nedeniyle) postmodern yaşantılarda yapısal hâle gelen belirsizlikleri ve -Luc Boltanski'nin terminolojisini takip ederek- benliğin "esas kimliği" olarak adlandırdığım şeyle, kişinin kendini ne kadar büyük ya da küçük bir benlik olarak tanımlamasıyla ilgili sorunları (düşük özsaygı, düşük özgüven ve iddiasızlık gibi "patolojiler"de ifade edildiği gibi) düzenlemek olan güçlü bir anlatı formu olarak benliği nasıl ele geçirdiğini açıklar.