Kendi hayatımı, varlığıma yabancı bir maddeden bir heykel gibi yonttum. O kadar kendimin dışına çıkardım ki kendimi, özbilincimi sırf bir sanat malzemesine öyle çok indirgedim ki, kendimi tanıyamadığım oluyor. Bu gerçekdışılığın ardında kimim ben? Bilmiyorum.
Biz aslında insanları sevmeyiz. Sevdiğimiz, bir insan hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Kısacası kendi uydurduğumuz bir kavramı ve sonuç olarak kendimizi sevmekteyiz.
Ben hep şimdiki zamanda yaşarım. Geleceği bilmem. Artık geçmişim yok. Biri, her şeyin mümkün olmasıyla çöküyor üzerime, öteki, barındırdığı hiçbir şeyin gerçek olmamasıyla. Ne umutlarım var, ne de pişmanlıklarım.
Hayatla aramda ince bir cam var. Açıkca görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata. Hüznümü akıl çerçevesine sığdırmak mı? Akıl yürütmek çaba harcamak anlamına geliyorsa, bu neye yarar ki? Hem zaten, insan üzgünken elini bile oynatamaz. Sıradan hayatın vazgeçmeyi çok istediğim o hareketlerinden bile vazgeçemiyorum. Vazgeçmek çaba istiyor çünkü, bende ise cesaret verecek küçücük bir ruh bile kalmamış.