O bitkin, perişan hâlimle, parça parça, yavaş, çok yavaş, Füsus’u okumaya devam ediyorum. İki paragrafta bir başımı koyup dinleniyorum; bazen günde bir paragraf okuyorum, başka hiçbir şeyle meşgul değilim. Füsus’ta okuduğum şeyler iç dünyamda huzur, sükûn ve o güne kadar hiç bilmediğim bir ümit kapısı açıyor. Hazreti İbni Arabî hep Rahman sıfatıyla kâinatı, âlemi, melekleri tasvir ediyor; müşfik bir dünya, muhabbet dolu, aşk dolu; doğrudan doğruya kalbime hitap ediyor…
O kadar hasta bir kafayla Füsus’u nasıl okumaya başladım, ondan nasıl bir ilham aldım izahını hâlâ yapamıyorum; akılla ve mantıkla cevaplamak mümkün değil. Fakat okudukça anladım ki, bize İslam’ı çok kötü gösterdiler, Kuran’dan kopardılar; oysa âlemde aradığım ne varsa hepsi burada diye düşünmeye başladım.
Ve orada tasavvuf adamlarının çok sevdiği o meşhur hadisi zikrediyor: “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim!” Bu hadis-i kudsî sarıp sarmalıyor beni… Kendi kendime “Ayşe, bugüne kadar okuduğun, öğrendiğin, sana yapılan her türlü telkin, öğretilen her şey yanlıştı!” diyorum… “Şimdi yepyeni bir şey var; gözünü dört aç, bu kapıdan girmeye çalış; bugüne kadar taşıdığın bilgileri toptan sil!” diyorum…
Hazreti Allah gençliğimde düştüğüm küfürden
dolayı beni cehennemine batırdı batırdı çıkardı, şimdi de al sana cennete giden yol diyor. Zira Füsus’la birlikte önümde açılan gerçek bir cennet görüntüsü. Geçirdiğim hastalığın tam anlamıyla kahırdaki lütuf olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bu hastalığın çöküntüsü ve acıları içimde batıla dair her şeyi yıkmasaydı ben hâlâ gençliğimdeki o yanlış ve zelil noktada olacaktım. Evet, işte kahırdaki lütuf...
Beni özel bir hastaneye yatırıyor; başımda adeta gece gündüz nöbet bekliyor. Bu haptan kurtulma meselesi çok zor bir şey. Yani bağımlılığa karşı yapılan bir tedavi, %30 ölüm tehlikesi olduğunu söylüyor, tabii ben o dönemde dua filan etmeyi de bilmiyorum. Babamın vefatında başında ne yapmak gerektiğini düşündüğüm zaman yapacak hiçbir şey bulamamıştım. Bir İhlâs Suresini biliyorum, o da yarım yamalak. Hiçbir manevî dayanağım yok. Doktor Doğan da dine uzak… Bana, bunaldıkça “Dayan Memet!” dersin, diyor; bu ne demekse bugün de hâlâ bilmiyorum… Dayan Memet…