Önceki hayatımda, çocukluğumda, gençliğimde her zaman büyük bir hayal kırıklığı içinde “İnsan denilen mahlûk bu mu, hayat denilen şey bu mu?” diye içten içe sorup dururken cevabımı aldım. İşte insan! İşte hayat! İşte sana gerçek hayat! Şimdi onunla karşı karşıyayım tamamen… Bu, dünyada “anlam”ı keşfetmek, sonsuza giden anlam yolculuğunun tam da başında olmak demek.
Mürşidlerin, insan-ı kâmillerin en büyük özelliği Allah’ın ahlâkını ve peygamberin sünnet-i şeriflerini yansıtıyor olmaları; yani feyiz çok yüksek bir kaynaktan geliyor… Onlar Allah için konuşuyor, Allah için davranıyorlar; özel bir nur var üzerlerinde… Bu nuru tarif etmek; yaşamayanlara tarif etmek, çok zor.
Bebek’teki evinde oturuyor babamın ölümünden sonra. Ben onun pencereden bakıp: “Oh oh neyse bu başörtülü kızlar iyice azaldı…” gibi laflar etmesine şahidim. Birden, ön kapıdan başım örtülü olarak girdiğimi görünce, annem büyük bir şok yaşadı... Hiç unutmam, bir yaz günü, karpuz kesmiş, karpuz koyuyor önüme böyle, farkında değil tam; dikkati benim başörtümde. Birden, “Çıkar o başındakini!” diye avaz avaz bağırmaya başlıyor. Bir saat bir buçuk saat “Çıkar o başındakini, çıkar!” diye dönüp dönüp bağırıyor. Ben sessiz sedasız, karpuzumu yiyorum ve “Haydi anne, bana müsaade.” deyip evden çıkıyorum; hiçbir şey söylemiyorum, başörtümü de çıkarmıyorum tabii. Aradan üç ay geçtikten sonra bir gün annem koşa koşa geliyor buraya. Büyük bir sıkıntı, bunalım içerisinde… “Bana” diyor, “şu namaz meselesini bir öğret. Küçükken öğretmişlerdi ama unutmuşum!” Böylece anneme namaz konusunda bir şeyler öğretiyorum ve annem, namazlarını kılacağını söylüyor… Çok şaşırmış ve sevinmiştim.