güneş tepede parıl parıl parlarken, kuşlar cıvıl cıvıl öterken ve en sevdiğim çiçek olan papatyalar gözlerimin içine bakarken, girdim bir kütüphaneye. bir kitabı aramaya başladım, bulamadım. "arayan bulamaz, ama bulanlar hep arayanlardandır." elime gelen bu kitabı alayım dedim; demedim, aldım. okudum. okudukça kayboldum. aman Allahım, neredeyim ben?
yürüdüm de yürüdüm.. kocaman bir gözetleme kulesini -ki semte adını veren Galata Kulesi imiş- geçtikten sonra bir ney sesi ilişti kulağıma. vicdansız öyle bir terennüm ediyor ki, duysa bülbüller feryad edecek! ben bu sesi bir davet belledim de daha da yürüdüm. ses beni bir kapıya götürdü; attım sağ ayağımı içeriye doğru..
eski İstanbul sokaklarında dolaşırcasına bir okumaydı bu. Fatih ve Beyoğlu semtlerinde gezinirken, "ah, şu zamanda burada yürüsek neler görürdük?" sorusuna bizatihi bir cevaptı. o yolları musiki ile renklendirince, ah ne güzel bir yürümek.. musikinin yanına bir de tasavvuf girince, yorulmak namümkün.
son zamanlarda aklıma takılan bir düğümü de çözdü bu yolculuk:
"senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim 'Gel' dememiz değil, ayrıca onların sana 'Git' demeleri. hiç kimseye 'kötüdür' deme. aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır."
kalbimi haset ile kirletirken, tazyikli bir darbe, şifalı bir tokat oldu bu bana.
teşekkürler İhsan Oktay ANAR