Sanık, ayağa kalk…
Barış ve özgürlük istemek kadar tehlikeli ve yasak
Ve insanları sevmek ve düş kurmak kadar ağır olan suçlar işlemişsin…
-Aşk olsun sayın hâkim aşk olsun!
Yağmurlar yağınca ya da karlar düşünce sokaklarına şehrin
Havalar soğuyunca; elimiz ayağımız buza kesince hani
Akşam olunca ve bütün ağırlığıyla tepemize çökünce karanlık
Bulutların arasından sıyrılıp da üstümüze başımıza ışığını dökünce ay
El ele göz göze tutuşurken/ kalplerimiz birbirine kavuşurken
Ya da ellerimiz, gözlerimiz ve kalplerimiz birbirinden ebediyen ayrılırken
Ya da ne bileyim, öyle habersiz öyle zamansız ve ansız,
Öyle yerli yersiz ve yurtsuz mekânsız hani
Gökyüzünden yıldızlar ve yağmurlar yağdığında saçlarımıza
Azarlıyor, yargılıyor, suçluyor muyuz gökyüzünü hiç?
Irmaklar dökülüyor diye denize
Bahar gelince yeşile çalıyor, yapraklanıyor dallar diye
Rengârenk açıyor
Ne de güzel kokuyor diye kızıyor muyuz çiçeklere
Ve hiç utanmadan
Uluorta ve kalabalık bir meydan ortasında üstelik
Bir ağacı çırılçıplak soyuyorlar diye yapraklarından
“Edepsizlik ediyorlar, bu ne rezillik/ bu ne rezalet…” diye suçluyor
Kızıyor muyuz esen rüzgârlara ya da sonbaharlara?
İşte öyle Sayın hâkim
Özgürlük, barışmak ve düşlemek -tıpkı doğamız gibi- insana özgü
Hani ekmek, hani hava, hani su, hani sevda gibi
Olmazsa olmaz yani…