savaş karaduman

savaş karaduman
@savaskaraduman
emekli
ilkokul
Samsun
Samsun, 1 Nisan
6 okur puanı
Eylül 2020 tarihinde katıldı
Susmanın Bir Dili Vardır
Susmanın bir dili vardır; İçimizde biriken her sözün gözlerimize vuran sesi… Susmanın bir dili vardır; Uzun uzun susmaların Ve uzak Çook!.. Çook!.. uzaklara dalıp dalıp gitmelerin; Yüzümüze, gözümüze ve dudaklarımıza yansıyan hüznü… Susmanın bir dili vardır; Yüzyıllık çınarlar ve dibine düşen ölü yapraklar gibi Sessizce…/ içimizde birikip duran çığlıklara Çok eski…/ çok Yorgun… Ve canı çok mu çok acıyan bedenimize yansıyan resmi… Hayatın seller gibi akışına…/ şiddetine… Ve gürültüsüne mağlubuz; Suskunluğumuz ondan… Susmanın bir dili vardır; Ve nihayetinde Acılardan sıyrılan sevinçli bir yüz Ve suskunluğa isyan bir sesle hayata hep gülecek olan…
Reklam
Sarıl Bana
“git” demeler “gidiyorum” demeler ne kadar çoğaldı öyle Ömrünü tüketmek de artık “gitme, kal… Seni seviyorum…” “bekle, dur… Ben de geliyorum…“ demeler -bakışmanın aşka meftun bir dili vardır- Aşkın dilini nefretle asimile etmek “Kes sesini… Defol git…” demek ne kadar kolay Öfkeyle esip gürlemek…/ ve ayrılığı kışkırtmak ne kadar basit Anlamak; “anlat, seni dinliyorum” demek Acımızı paylaşacak hesapsız kitapsız yargısız bir kalp Ve aşkla başımızı yaslayacak bir omuz bulmak ne kadar zor öyle… Ayrılıklar ne kadar çoğaldı; Gökte yıldız, denizde kum, dalda yaprak Ve yeryüzünde insanlar kadar çok… Kavuşmalar ne kadar azaldı Nesli tükenen sarılmalar kadar yitik… Bitik… Sahipsiz… Sarılmak; çok eski bir aşk hikâyesi şimdi; çocukların hayretle dinlediği Sarıl bana Nesli tükenmeden son kavuşmaların Dağ, taş, dere, tepe Ve deniz… Denizde balık Ağaçta dal… Dalda yaprak… Yaprakta yeşil Gökte yağmur… Gökte kar… Gökte yıldız… Gökte mavi… Ve içimde açan çiçekler kadar çok Sarıl bana… Sarıl…
Seviyorum Hayatı Bir Şiir Çokluğunda
Sanık, ayağa kalk… Barış ve özgürlük istemek kadar tehlikeli ve yasak Ve insanları sevmek ve düş kurmak kadar ağır olan suçlar işlemişsin… -Aşk olsun sayın hâkim aşk olsun! Yağmurlar yağınca ya da karlar düşünce sokaklarına şehrin Havalar soğuyunca; elimiz ayağımız buza kesince hani Akşam olunca ve bütün ağırlığıyla tepemize çökünce karanlık Bulutların arasından sıyrılıp da üstümüze başımıza ışığını dökünce ay El ele göz göze tutuşurken/ kalplerimiz birbirine kavuşurken Ya da ellerimiz, gözlerimiz ve kalplerimiz birbirinden ebediyen ayrılırken Ya da ne bileyim, öyle habersiz öyle zamansız ve ansız, Öyle yerli yersiz ve yurtsuz mekânsız hani Gökyüzünden yıldızlar ve yağmurlar yağdığında saçlarımıza Azarlıyor, yargılıyor, suçluyor muyuz gökyüzünü hiç? Irmaklar dökülüyor diye denize Bahar gelince yeşile çalıyor, yapraklanıyor dallar diye Rengârenk açıyor Ne de güzel kokuyor diye kızıyor muyuz çiçeklere Ve hiç utanmadan Uluorta ve kalabalık bir meydan ortasında üstelik Bir ağacı çırılçıplak soyuyorlar diye yapraklarından “Edepsizlik ediyorlar, bu ne rezillik/ bu ne rezalet…” diye suçluyor Kızıyor muyuz esen rüzgârlara ya da sonbaharlara? İşte öyle Sayın hâkim Özgürlük, barışmak ve düşlemek -tıpkı doğamız gibi- insana özgü Hani ekmek, hani hava, hani su, hani sevda gibi Olmazsa olmaz yani…
Şiir
Kayıt Dışı Mutluluk
Merdiven altı üretilen mini minnacık sevinç Kayıt dışı mutlu bir an Mutluluğun yalancısı Sarılmanın yabancısı Bozulmaya yüz tutan huzur Göz göze gelemeyen bakış Aşkın tapon üretimi Sevmenin… Sevişmenin… Ve öpüşmenin -fena halde- taklidi Şehvetin utangacı Gülmenin de ayıplısı varmış meğer… Seri üretim acı Seri üretim keder… Yokluk… Yoksulluk… Alçaklığın katmerlisi…/ Dostluğun hançerlisi Sevmenin acemisi Ayrılığın acelesi ‘başını omzuma yasla sevgilim’ in gidesi Hüznün sahtesi Gözyaşının ateş gibi düşüp yakası Cinayet mahallinde… Mahkemede; Kadınları öldüren iyi halli…/ Takım elbiseli adam Ve cezanın da “erkekçe” indirimlisi varmış meğer… Bedava hava… Gökyüzü… Bedava Deniz… Bedava Mavi… Kursağımızda kalan heves Pahalıya patlayan nefes Yaşamın zoru Yalanın… Talanın… Ve savaşların kolayı Tek kullanımlık ölüm... Tek kullanımlık hürriyet Kandırılmış emek… Bastırılmış toplum… Kurşun manyağına dönen barış… Umursamazlığın hava cıvası… “kim kime, dum duma“ oyun havası… Yoksulların direnmeme ve birleşmeme hatası
Şiir
Kabahatin Çoğu Hepimizin Canım Kardeşim
KABAHATİN ÇOĞU HEPİMİZİN CANIM KARDEŞİM Nazım’ın dediği gibi “midye gibisin kardeşim Midye gibi kapalı ve rahat…” değilsin aslında her zaman “Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi...” de değilsin üstelik Hadi, bir iki mısra da biz katkı yapalım; “ceviz gibisin kardeşim Dalından düşünce Ağır bir taş ya da okkalı bir çekiçle bindirince tepene Öyle hemencecik “çıt” diye kırılan Ve işin daha da kötüsü; Korkudan kendi kendine kırılan içi boş bir ceviz gibi…” de değilsin hani… Tamam “Dünyanın en tuhaf mahlûku…” olabilir şu insanoğlu ve kızı Ve fakat “kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama Kabahatin çoğu senin canım kardeşim…” gibi de değil yani işin gerçeği… Aşka ve mutluluğa…/ sevinçli bir güne…/ bir düşe Ve gün ışığını gözlerinde saklayan aydınlık bir gülüşe Ve yaşamaya…/ kavgaya…/ ve yarına dair Hiçbir şey gitmiyorsa rayında “Ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak” Ve hala “yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde…/ hep beraber!..” değilsek “Kabahatin çoğu…” neden “senin” olsun “Kabahatin çoğu…” hepimizin “canım kardeşim…” Aralık 2020/ Savaş Karaduman
Reklam