belki de o sıralar kötüler'in kazanacağını bilmediğimdendi umudu kesmeyişim. şimdi nereden mi biliyorum kötülerin kazanacağını? kazandılar da ondan. bir vakitler, neredeyse herkesten, her şeyden nefret ettiğimde bile, kıyıda kenarda sevdiğim bir-iki şey vardı. bir de dünyada nefret edilmeyecek -belki tanımadığım, ama ileride kesinlikle tanıyacağım- bir şeyler olabileceği -hayır, hayır, olduğu- inancı. şimdiyse böyle bir inanç yok. uzak bir umut bile yok. yitirdim.
yirmi yıl önce iğrençlik kural değil, arada bir rastlanan, ürkütücü bir şeydi. yoksa yanılıyor muyum? hepsi, her şey o zaman da vardı da benim çocuk gözlerim mi görmezdi. yok, hayır, olamaz. o günleri de çok güzel olarak anımsadığıma göre. o zamanlar da dünya cennet mennet değildi. o zaman da çirkinlik vardı, gürültü vardı, pislik vardı. ama daha azdı. daha azdı. on bir-on iki yaşında bir çocuğu korkutmayacak kadar az. peki, beni bu yaşımda korkutan yalnızca bunların çoğalması mı? yani, niceliksel bir değişme mi söz konusu olan ve kimi kez sokağa çıkacağıma karyolanın altına girme isteğini uyandıran içimde? hayır. bütün bunların olağanlaşması. şaşırtmaması benden başka kimseyi, tiksindirmemesi. yalnızca sokakta değil, her yerde karşıma çıkması.
ırmağın sularına kapılmış bir şişe içinde okunmamış bir mektup olmak yetmiyor. ıslanıp okunmayacak duruma gelmek, hatta paralanıp tümden yitmek pahasına da olsa çıkmalı o mektup sişesinden.