"O kız pek yalan söyleyecek takımdan değildir; o ne karabiber, ne afacan kızdır o! Halis muhlis acar Yörük kızı. Bu işte bir muamma var! Var ama senin herhalde bu kadar merak edeceğin, kızdan şüpheleneceğin bir şey değildir. Kız sana öyle söylemişse öyle duyuyordur. O kız öyle duyduktan sonra taş çatlasa seninle evlenecektir. Ama koca Yörük kızı, mağrur mu mağrurdur ha! Belki kendi gururunu okşayarak bir şey tasarlamıştır. Kim bilir! (...)"
"Ooo! Maşallah, turnayı gözünden vurmuşsun ama o da turnayı gözünden vurmuşa benziyor. İkiniz de usta nişancısınız, maşallah. Ama ne diyeyim, doğrusu birbirinize layıksınız. (...)"
Yaratılışın bu iki yavrusu sanki bir iki saat önce birbirleriyle siftah olarak karşılaşmış insanlar değildiler de zamanın başlangıcından beri kaç milyar gece geçmişse, bunların hepsini de bu kız bu erkeği, bu erkek de bu kızı istemekle uykusuz geçirmiş olan pek eski, hatta ezeli tanıdıklar idiler. O anlarda yeryüzünün o kuş uçmaz kervan geçmez ücra yerinin bütün yıldızları, dağları, ormanları, akarsuları, çimenleri ve gecenin bin bir çeşit böcekleri o kızı o erkeğe, o erkeği de o kıza çeken, iten kışkırtan seslerle dolup taşıyordu. Yalvarış bunlarla da bitmiyordu. Kainatın bu iki yavrusunun içinden bütün geçmiş nesillerin sesleri, geçmiş milyarlarca insanın yakarışları birbirini çağırıyordu. Hatta insanlardan önce ezelden beri bütün gecelerin gündüzleri aradığı, gündüzlerin geceleri aradığı, bütün 'evet'lerin 'hayır'ları aradığı ve bütün 'hayır'ların 'evet'leri aradığı ve kainat boşluğunda kehkeşanlar ve alemler yaratan bütün menfilerin musibetleri aradığı gibi bu iki can ve gönül de heybetli bir akıntı halinde bütün setleri çiğneyip aşarak birbirini arıyorlardı.