Zamanın aksında kendime yer ayırdım bugün. Diğer günlerden farklı bir şekilde, içimde bilinmeyenler diyarına bir özlem de yok hem... Ben varlığı sade, kendiliğinden gelen bir huzurla mümkün kılıyor kendini. Kuşlar ürkmüyor bu yüzden yanlarından geçerken. Mahzun bir huzurda tanışmışız onlarla; kondukları dallarda, benim de telaşı olmadan sallanan bir meşe yaprağı olduğumu anlamışlar. Düz bir çizgide, sağından ve solundan girintili çıkıntılı olduğumu da bilmişler yorgun değilim bu yüzden, anlatmadan anlaşılmak kadrine erenler için dünyada daha maksud bir şey bulunur mu, bilmiyorum. Kuşlar kadar, dallarda dolaşan sincaplar da tanımış beni. Hoplaya zıplaya gelip giderken yanımdan, göz göze gelmişiz bir an; içimde amansız bir heyecan yükselmiş, içinde amansız bir korku yükselmiş.
Daldan bulduğu palamudu saklamış benden; heyecanımı saklamışım ondan. Her gün dallardan bulduğu palamudu sakladığı yeri bilmiyormuşum gibi çevirmişim yüzümü. Saklardım… Tanımış beni. Onun beni bildiği kadar ben de tanırmışım onu. Kış gelince, bir yaz boyu toplayıp sakladığım palamutların yerini ben de unuturmuşum hep.
Sincapla tanışıklığım ezelden bu yüzden. Sırtımı yasladığım meşe göğsünde yumuşatmış ah ile vah arasında kalmışlıklarımı. Gölgesinde anlamamışım, kalbim de sarılmış. İçime ince ince işleyen her neyse tanıyamamışım bu sefer; onun beni tanıyışıysa ezeliymiş, sağlammış ilmekleri. Düğümü yüreğime atıldığı vakit anlamışım ebedi olduğunu.
Tatlı, hafif bir rüzgârdı ekimde esen; iğde ağacının ahenkle sallanan dalları kadar mahzun bir huzurun içindeydim. Kuşlar ayaklarımın ucunda yürürken, dik bir çizgide, girintili çıkıntılı, solgun meşe yaprağı rüzgarla birlikte son dansına çıkarken çok zarif bir nezakete tabiydi. Sincabın palamutları saklanmıştı şimdi...