Hem sonra, hayatta benim için pişmanlık veren ne var ki? Esasen, zindanın karanlık günü ve kara ekmeği, kürek mahkumlarının kaplarına konulmuş yavan et suyu, benim gibi iyi eğitim görmüş biri için, gardiyanlar ve bekçiler tarafından itilip kakılmak, hor görülmek, beni iki çift laf etmeye layık bulan, konuşacak bir insan görememek, yaptığımdan ve bana yapacaklarından dolayı durmaksızın ürpermek... İşte, celladın benden alacağı yegâne şeyler neredeyse bunlar.
Ah! Ne önemi var, bu korkunç!
İdam cezaları, gece yarısı, meşalelerin eşliğinde, gecenin soğukluğuyla ve kış yağmuruyla karanlık ve siyah bir odada başka bir şekilde ilan edildi mi hiç? Ama Ağustos ayında, sabahın sekizinde, böyle güzel bir günde, böyle iyi jüri üyeleriyle, bu imkansız!
Bunca güzel duygu arasında böyle uğursuz bir fikir nasıl doğabilirdi? İçerisi taze hava ve güneşle doluyken özgürlükten başka bir şey düşünmek imkansızdı benim için. Umut, etrafımdaki gün gibi ışıldıyordu ve bende itiraf ederek söyleyeyim, hükmümü bir kurtuluş ve bir hayatın teslimini bekler gibi bekliyordum.
Şimdi esirim. Bedenim bir zindanın içinde demirler arasında, ruhum bir fikir içerisinde hapishanede. Korkunç, kanlı, dinmez bir fikir! Tek bir fikrim, tek bir kanım ve tek bir kesinliğim var: İdam mahkumuyum!