Ne kendime inandığım ve sesimi duyurmak istediğim bir dünya vardı. Ne de anlatmak ve anlaşılmak gibi bir kaygım vardı. O’na sevdiğimi söyleyip çekip gidecektim alt tarafı.
İlk defa beklemek bu kadar zor gelmişti. Defalarca aklıma gelen vazgeçip gitme düşüncesi insanı tüketen sürüklenişlerin adı olmalıydı. Oysa duygularının tutsağı olan birinin hiçleşme serüveninin içindeydim.
Bir şehrin ortasında durup bütün insanlığa, hatta dağa taşa haykırabilirdim ona olan duygularımı. Bu kadar yaklaşmışken ona sevdiğimi söylemeliydim. Bir insan bu kadar sevildiği halde, karşılıksız bile olsa bu sevgiden bihaber olmamalıydı.
Aylarca umutsuz ve çaresizce dolaştığım sokaklarda ruhumu nerde kaybettim bilmiyorum fakat şu an dualarımın kabulüydü sanki. Ve ben, yağmursuz havadaki gökkuşağının yörüngesine kapılmış gidiyordum. Saçları güneş, gözleri yağmur olmuştu adeta. Ellerimi uzatsam her çocuğun rüyası olan gökkuşağına dokunacaktım neredeyse.