Oysa maalesef gerçekte olan şey ise; beden denen o karmaşık sistem pes etmiş, ruhum bedenime, bedenim ruhuma savaş açmıştı. Yaşamak istediğim hayat ile yaşadıklarım arasında can yakıcı bir fark ve derin uçurumlar vardı.
Durum öyle bir hal almıştı ki, hayallerin ve gerçeklerin birbirine geçtiği ve hayal ile gerçek arasında göç eden bir seyyah gibi arafta bir hayat yaşıyordum. Tıpkı şu an yaşadığım gelgitler gibi.
Bir bilinmezliğin gölgesinde, boğazımdaki yumru ile kalabalık bir caddenin ortasında tutmuşum yalnızlığın elinden yürüyorum.
Zamansız, mekânsız bir yürüyüş bu... Düşlediğim yolun ne başındayım ne de sonunda. Her seferinde olmadı yine diyerek yüreğimle dokunuyorum yalnızlığıma. Tüm bu hayat yorgunluğunun üstüne eklenen gönül yorgunluğu ne gökyüzünde yıldız ne de size ait bir gölge bırakıyordu.
Fakat cevaplar ne olursa olsun, iddia makamı da yargılayan da ve gereği düşünüldü deyip, hayatımı zerrelerine ayıran herkese müebbet veren de ben olmalıyım.